Prof. Lansdberger'in 1937'deki Kurultayda Atatürk'ün huzurunda açıkladığı Gutlar (Kut'lar) daha doğrusu Gud'lar, yine aynı etkenlerle Kuzey Asya'dan göçmüş olan, ancak Subarlardan başka bir adla anılan başka bir Türk boyu, Guz'lardır. Bunlar çok yakın soydaşları olan Sü-mer tabanına kolaylıkla yerleşmişler, yoğun Samî toplulukları içinde ve üstünde, ancak 125 yıl hükümran olabilmişlerdir. î.ö. 2285 yılında ya da Prof.M.Landsberger'in belirttiği gibi 2500 yıllarında Mezepotamya'ya hükümran olan bu kavmin Gut ya da Kut biçimlerinde kullanılan adı-nın, kendilerinden 500-700 (beş yüz-yedi yüz) yıl sonra, yörede yaşayan Guz ya da Kas kavmiyle bağlantısı, birliği kolaylıkla açıklanabilir.
Ancak Prof.Landsberger Gud kavmi ile uygarlık alanında çok par-lak amtlar bırakmış olan Kas kavmi arasında bir bağlantı kurmaktan çok uzaktır ve aynı Kurultayda şöyle demektedir: "Demek ki ben Elam-lardan, Subarlardan, Sulubarlardan, Kaslardan bahsedecek değilim" (bkz. aynı Kurultay bildirisi, s. 104). Halbuki bugünkü koşullarda, yeni yeni incelemelerle Prof.Landsberger'in o gün için bir yana ittiği Elamb'-larin, Subar'ların, Kaş'ların, Sümer'lerin Türk olduğu bilim alanında saptanabilmekte, gerçekler tümüyle ortaya çıkmaktadır.
Nitekim Gud(Kut) adı ile Guz(Kas) adı arasındaki büyük benzer-lik, yakınlık, birlik ortadadır. Sözcük yapıları da aynıdır. Aynı yörede yaşayan bu iki kavmin adım Akad kaynakları aktardığına göre, Akadca ile bu iki kavmin dilleri arasında "ses karşılanması = substition phone-tique" sorunu vardır. Bu bir yaygın dil olayıdır. Türkçede "hizmet, fa-zıl" biçiminde kullanılan Arapça sözcükler, Arapçada "hıdmet, fadıl" biçimlerinde kullanılır. Uluslar, yabancı dillerdeki sesleri kendi dillerine göre değiştirirler. Ayrıca, Türkçede "z"ye dönen bir "d" sorunu da var-dır. Türkiye Türkçesindeki "ayak" bazı lehçelerde "adak", bazılarında da "azak"tır.
Bütün kaynaklar, Gud dili ile Guz(Kas) dili arasındaki yapı ben-zerliğinde birleşiyorlar. Her iki dil de Samî dil yapısında değildir ve her iki dil de bitişken (agglutinante) diller özelliğindedir. Kaldı ki köken bakımından aynı olan bu iki sözeük, eski ve yeni biçimiyle birlikte yaşa-yabilmiştir. Bu iki topluluk arasındaki boşluk ve oldukça büyük zaman farkına karşın Samîlere yabancı olarak aynı yörelerde, aynı özelliklerle yaşamlarını aralıksız sürdürmüşler, ancak, tarilı kaynaklarında açık görünen bu sürenin belgeleri bulunamamıştır.
Görülüyor ki, Prof.Lendsberger'in bildirisinde söz ettiği Gud'lar kavmi Mezopotamya'da tek başına hükümran olmuş, tek bir halka değildir. Gud'lar bu yörelerde yaşamlarını aralıksız sürdürmekteydi; kendilerinden yaklaşık beş yüzyıl sonra gelen Guz'larla (Kaş'larla) ya-kından ilgiliydiler, kısaca aynı kavimdiler demek doğru olur.
Türkler bugün olduğu gibi, eski çağlarda da ayrı ayrı boy adlanyle tanınıyorlardı. Bugünkü, Kırgızlar, Özbekler, Yakutlar, Çuvaşlar gibi, eski çağlarda da Subarlar (Subariler, Subirler), Gud'lar ya da Guz'lar (Kaş'lar) vardı. Kısaca t.ö.3500 yıllarında yaşamış olan Sümer'ler de, İ.Ö.2500 yıllarında hükümran olan Gud'lar (Kut'lar) ve yine 1.Ö.1700 yıllarında hâkimiyet kuran Kaş'lar (Guz'lar) arasındaki zaman farkı hü-kümranlık zamanlarının farkıdır. Yoksa Türkler bu yörelerde aralıksız, uzun yüzyıllar yaşamışlardır, t.ö. Sürye'deki Kaş'lardan tarihçi Strabon Kos adiyle söz ettiği gibi Hazreti Muhammed zamanında da Türklerin bu yörelerdeki varlığından ve güçlerinden hadislerde de önemli kayıtlar vardır3. Kaldı ki, Hazret-i Muhammed'den önce, Mekke'nin anahtarı-nın muhafızı olan Huza'a kabilesinin Türk asıllı olduğu Emir Kuzay gibi adlardan esinlenerek söylenebilir (bkz. islam Ansiklopedisi Huza'a).
Türkler, Mezopotamya'da, Sümer ülkesinden başlayarak, yüzydlar boyunca yaşamışlar, fırsat buldukça Samî kavimlere hükmetmişler, önce, Sümer Gudea krallığını, sonra Gud(Kut) krallığını, daha sonra da Guz (Kas) krallığını kurmuşlardır. Son iki krallığın hakimiyeti toplam yedi yüzyıl sürmüştür. Böylece, Türkler, bu alanlarda, Mezopotamya'da, Sürye'de, Sürye Selçuklu devletini kuracak kadar yeni yeni akınlarla varlıklarını sürdürmüş samilere uyum göstererek yan yana yaşamış-lardır.
Bu durumun en iyi kanıtı, Batı iran'da, Mezopotamya'da, Sürye'de arabksız varlıklarını sürdüren yine Kaş'lardır.
3 Huzistan (Huz=Kuz=Guz) ve Kirman yörelerinde oturan Türkler, Araplara "Top-raklarımızdan çıkın" diye haber gönderiyorlardı (bkz.Türkiyat Mecmuası, 1969, cilt: XV, s.22). Yine hadislerde "Oğuz Türklerinin=Guz Türklerinin, saltanatlının uzun süreceğinin belirtilme-si, bir keramet olmakla birlikte, köklü Türk-Samî ilişkilerine, eski Guz'lara dayanır. Ayrıca, Islamiyetin yayılışında adlan geçen Huza'a, Kuza'a kabilelerinin Huz'larla, Kaş'larla ilgisi ola-bilir. Huza'a'lann Arap ordularında savaşçı olarak bulunmaları, gittikleri ülkelerden geri dön-meyip, ispanya gibi ülkelerde topluca kahp yerleşmeleri de anlamlıdır. Daha sonraları Abbasi'-ler de aynı geleneği sürdürerek ordularında savaşçı olarak Türkleri bulundurmuşlardır