ŞEHİDLİK VE GAZİLİK İLE YOĞRULMUŞ İMAN İDEALİNİN TALİMGAHI
Bu itibarla Çanakkale, Türk gençliğine şehidlik ve gazilik ile yoğrulmuş ıman idealinin talimgahı olmuştur. Gazilik ve şehidlik, bu millet için manevı bir ziyafetti. Ölmek, şehidlik saadeti; yaşamak ise gazilik şerefi idi.
Çanakkale’de, kumandanından erine kadar bütün bir ordu, fedakarlık toprağında ekilmiş tohumlar gibiydi ki, o tohumlar kanla sulanıyordu. Zıra onlar biliyorlardı ki, nihayetinde bu dünyanın da sonu gelecektir, bu dünyaya tapanların da... ahirettekiler ise ebedıdir, ölümsüzdür. Bunun için onlar ölümsüz, yani ebedı olanı seçtiler.
Çanakkale’de harbin kızıştığı zamanlarda öyle bir an geldi ki, kumandanların bir kısmı şehıd oldu. Mehmetçik, kumandansız ve yalnız başına kaldığı zamanları yaşadı. Fakat her bir Mehmetçik, Çanakkale’de bütün milletin kalbini sınesinde hissederek büyük bir gayretle düşmanı karşıladı. Din, millet ve vatan uğruna canlarını seve seve feda etti. Zıra gönüllerinde, canlarından aziz bildikleri sarsılmaz bir ıman ve vatan sevgisi vardı. Bu sevgiyi diri tutan da hiç şüphesiz Allah ve Rasulü’ne duydukları ıman muhabbetiydi.
O gün kumandanından erine kadar her gönül, hatta bütün bir millet Çanakkale’de yekvücud olmuş; “Toplu vurdukça yürekler, onu top sindiremez!” hakıkatini yaşamıştı. Nitekim orada maddı gücümüz, düşmanın gücüyle kıyas bile edilemeyecek kadar az idi. Askerin İstanbul’dan Çanakkale’ye gidene kadar ayağındaki postal paramparça oluyordu. Zaman zaman, atacak barutu da kalmadığı halde gerçek bir can ve mal infakı yaşandığı için yine de zafer müyesser oluyordu.
Zıra maneviyat maddeden kuvvetli olduğu için onu tesiri altına alıyordu. Böylece Çanakkale’de, her türlü teknik donanıma sahip üç yüz bin kişilik düşman ordusu, sayı ve silah bakımından kendisinden çok daha zayıf, fakat ıman kuvveti ve maneviyat itibariyle son derece kuvvetli olan ordumuza boyun eğmek zorunda kaldı. Çünkü Mehmetçik, silah eksikliğini ıman gücü ile telafı ediyor ve ne pahasına olursa olsun neticeyi -Allah’ın izniyle- kendi lehine çeviriyordu. Vatan toprağına atılan her gülle, o arslan yürekli neferin ıman dolu göğsünde sönüyordu.
İngiliz ordu kumandanı Orgeneral Hamilton’un:
“Bizi Türkler’in maddı gücü değil, manevı gücü mağlub etmiştir. Çünkü onların atacak barutu bile kalmamıştı. Fakat biz, gökten inerek onlara yardım eden güçleri müşahede ettik!..” şeklindeki ıtirafı da bu gerçeği sergilemektedir.
Böylece Çanakkale’de sadece kahramanlık ve cesaret destanı değil, aynı zamanda sahip olunan yüksek manevı seviyenin bereketiyle bir fazılet destanı destanı yazıldı. Kahraman erler daha muharebeye girmeden, onun zafer müjdeleriyle dolu rüyalarını gördüler ve bunları gerçeğe inkılap ettirdiler. Onlar o gün Allah'ın lutfuna erdi ve ferahladılar. Tarih; din ve vatan uğrundaki fedakarlığı onlardan öğrendi. Çünkü onlar, Hazret-i Mevlana’nın:
“Ey bülbül! Git de aşkı pervaneden öğren. O, kendini alevin içine attı, yandı. Sevgilisi uğruna can verdi, sesi çıkmadı.” diye tarif ettiği pervaneden daha fedakar idiler.