Hacı Bektaşı Veli Hazretleri Kimdir?

Admin

Administrator
Yönetici
Admin
Hacı Bektaş-ı Veli Hazretleri Kimdir?
985
Hacı Bektaş-ı Veli Hazretleri kimdir? Bektaşılik tarikatının kurucusu olarak kabul edilen ve Anadolu’nun İslamlaşmasına vesile olan Hak dostlarından Hacı Bektaş-ı Veli Hazretleri’nin hayatı.
Hacı Bektaş-ı Veli Hazretleri (ö. 669/1271 [?]) Bektaşılik tarikatının kurucusu olarak kabul edilen Türkmen şeyhidir.
Asıl adı Bektaş olup muhtemelen ölümünden sonra Hacı Bektaş-ı Velı diye şöhret bulmuştur. XIII. yüzyıl Selçuklu Anadolusu’nda Babaı hareketinin lideri Baba İlyas-ı Horasanı’nin çevresine, XIV. yüzyılda Yeniçeri Ocağı’nın kuruluşuna, XVI. yüzyılda kendi adını alacak olan Bektaşılik tarikatının teşekkülüne adı karışan Hacı Bektaş-ı Velı’nin, devrinin kaynaklarında hemen hiçbir iz bırakmadığına bakılırsa yaşadığı dönemde yaygın bir şöhrete sahip olmadığı söylenebilir.

Öte yandan Yeniçeri Ocağı’nın ve Bektaşıliğin pıri kabul edilmesi ve Alevı-Bektaşı kesiminde bir iman esası olan güçlü konumu onu çözümlenmesi gereken tarihı bir problem haline dönüştürmektedir. Bu durum, hakkındaki yetersiz tarihı bilgilerle menkıbelerin yarattığı çift yönlü (tarihı-menkıbevı) şahsiyetinin birbiriyle uyuşmazlığından kaynaklanmaktadır.
 
ANADOLU’NUN BÜYÜK EVLİYASI

Menkıbevı Hacı Bektaş Rum abdallarının pıridir; Diyar-ı Rum’un (Anadolu) büyük evliyasındandır. Tarihı şahsiyetini menkıbevıleştiren anlaşılması ve tahlili güç bu dönüşüm süreci, onu daha XIV. yüzyıldan itibaren zamanımızda da bütün gücüyle varlığını koruyan çok önemli bir kültün, Anadolu’daki heterodoks Müslümanlığın merkez şahsiyeti yapmıştır. Mesele, Baba İlyas’ın sayısı oldukça fazla halifelerinin arasından yalnızca bu mütevazi Türkmen babasına nasip olması noktasında odaklanmaktadır.

Ne Mevlana Celaleddın-i Rumı ne Yunus Emre ne de Anadolu’da yaşamış başka hiçbir sufı onun kadar güçlü bir kutsallaştırmanın konusu olmuştur. Bu bağlamda, bugünkü Hacı Bektaş-ı Velı’nin tarihı Hacı Bektaş-ı Velı’nin ölümüyle doğduğunu söylemek tarihı bir gerçeği ifade etmek olacaktır.

Dolayısıyla Hacı Bektaş-ı Velı’yi bu iki paralel (yaşarken ve öldükten sonraki) kimliğiyle ele almak zarureti vardır. Ancak yaşadığı dönem ve çevreden hiçbir yazılı kaynak veya belge bugüne intikal etmediğinden onun tarihı hüviyetini belirleyebilmek mitolojik şahsiyetini tahlil etmekten çok daha zordur. Dönemin resmı kronikleri, hatta sufı kaynaktan bile ondan bahsetmez. Bu bilgi kıtlığı, Hacı Bektaş-ı Velı’yi Türkiye’de zaman zaman siyası-ideolojik spekülasyonların itibarlı malzemesi haline getirmiştir. Bundan dolayı Hacı Bektaş-ı Velı problemini iyi anlayabilmek için hakkında bilgi veren kaynakların mahiyetinden söz etmek gerekir.

Hacı Bektaş-ı Velı’yi ancak kendi zamanından epeyce sonra yazılmış ikinci dereceden kaynaklardan incelemek mümkündür. Bu kaynakların en eskisi, XIV. yüzyılın ünlü sufılerinden aşık Paşa’nın oğlu Elvan Çelebi’nin Menakıbü’l-kudsiyye adlı menkıbevı aile tarihidir. Hacı Bektaş-ı Velı’nin şeyhi olup 1239 veya 1240 yılında Selçuklu yönetimine karşı Babaı İsyanı diye bilinen büyük sosyal hareketi gerçekleştiren Vefaı şeyhi Baba İlyas-ı Horasanı’nin torunu olan bu sufı şair, eserinde Hacı Bektaş-ı Velı’den kısaca bahsetmesine rağmen çok önemli ipuçları verir.

Hacı Bektaş-ı Velı hakkında ikinci kaynak, vefatından yaklaşık yüz yıl sonra Mevlana Celaleddın-i Rumı’nin torunu Ulu arif Çelebi’nin emriyle Ahmed Eflakı tarafından kaleme alınan Menaḳıbü’l-ʿarifın adlı Farsça eserdir. Dönemin Anadolu’su ve Mevlevıliğin tarihi bakımından çok önemli olan bu eserde Hacı Bektaş-ı Velı hakkında kısa bir pasaj vardır. Bu pasaj, hem onun sufı kimliği hem de öteki kaynakları kontrol etme bakımından büyük değer taşır.

XIV. yüzyıla ait bu iki kaynaktan sonra kronolojik olarak sırayı, Hacı Bektaş-ı Velı adına düzenlenmiş olup XV. yüzyılın son çeyreği içinde kaleme alındığı kesin gibi görünen Menakıb-ı Hünkar Hacı Bektaş-ı Velı alır. Eser XV. yüzyılın son çeyreği içinde yazıya geçirilmiş olmakla beraber ihtiva ettiği bilgiler şüphesiz, Hacı Bektaş-ı Velı’nin yaşadığı dönemden itibaren mensuplarının arasında ağızdan ağıza dolaşarak XV. yüzyıla intikal etmiştir.

AHMED YESEVİ HZ. GELENEĞİNE BAĞLANIYOR

Ayrıca bu eserin Menakıb-ı Hace Ahmed-i Yesevı, Menakıb-ı Lokman-ı Perende, Menakıb-ı Ahı Evran ve Menakıb-ı Seyyid Mahmud-ı Hayranı gibi XIII. yüzyıldan kalma yazılı kaynakları da vardır. Daha çok Vilayetname-i Hacı Bektaş veya sadece Vilayetname diye tanınan bu eserin ehemmiyeti, Hacı Bektaş-ı Velı’nin tarihı şahsiyetini tesbite yarayacak çok önemli veriler ihtiva etmesinin yanı sıra Bektaşılik ve Alevılikte bugün de mevcut olan inançların çoğunun kaynağını oluşturmasından ileri gelir. Dolayısıyla bu çevrelerde yarı kutsal niteliği olan bir kitaptır. Ayrıca Hacı Bektaş-ı Velı’yi Ahmed Yesevı geleneğine bağlayan önemli metinleri içinde bulunduran eser, Hacı Bektaş-ı Velı’nin şahsiyeti ve Bektaşıliğin tarihçesi bakımından tarihı gerçeklerle menkıbelerin birbirine karıştığı değerli bir kaynaktır.

Aynı yüzyılda yaşayan Lamiı Çelebi’nin Nefehat Tercümesi’nde üç dört cümleyi geçmeyen ifadeleri Hacı Bektaş-ı Velı’nin mistik şahsiyeti hakkında dikkate değer kayıtlar ihtiva eder. XV. yüzyılın sonlarına ait bir başka önemli kaynak ise yine Baba İlyas-ı Horasanı’nin soyuna mensup bir sufı tarihçi olan aşıkpaşazade’nin Tevarıh-i al-i Osman adlı eseridir. Burada müellifin büyük dedesinin halifesi olan Hacı Bektaş-ı Velı’ye dair aile içinden gelen şifahı bilgiler kaydedilmiştir. Bunlar, büyük bir ihtimalle tarihı Hacı Bektaş-ı Velı’yi anlatan gerçeğe en yakın bilgilerdir.

Son olarak XVI. yüzyıldan Taşköprizade’nin eş-Şeḳāʾiḳu’n-nuʿmaniyye adlı eserini de kaydetmek gerekir. Hacı Bektaş-ı Velı bu kitapta diğer kaynakların aksine tam anlamıyla Sünnı bir velı olarak tanıtılır. Sonraki yüzyıllara ait bazı eserlerde de Hacı Bektaş-ı Velı’ye dair bilgilere rastlanır. Ancak bunlar esas olarak adı geçen eserlere ve özellikle Vilayetname ve eş-Şeḳāʾiḳu’n-nuʿmaniyye’ye dayanır.

Tarihı Hacı Bektaş-ı Velı. Hacı Bektaş-ı Velı’nin tarihı şahsiyeti ve Anadolu’ya gelmeden önceki hayatı hakkında Vilayetname’de yer alan menkıbevı bilgiler dışında kesin bir şey söylemek mümkün değildir. Ancak onun “Horasan erenleri” diye bilinen Kalenderiyye akımına mensup safılerden biri, dolayısıyla Horasan Melametiyye mektebinden olduğuna muhakkak nazarıyla bakılabilir. Bu sebeple XIII. yüzyılda Cengiz istilası sebebiyle Anadolu’ya vuku bulan derviş göçleri arasında, aynı mektebe mensup Yesevı veya daha kuvvetli bir ihtimalle Haydarı dervişlerinden biri olarak Anadolu’ya gelmiş olmalıdır. Burada bugüne kadar gözden kaçan önemli bir nokta, benzeri bütün Türkmen şeyhleri gibi muhtemelen Hacı Bektaş-ı Velı’nin de kendine bağlı bir Türkmen aşiretiyle birlikte Anadolu’ya gelmiş olduğudur. Çünkü genellikle bu aşiretler (Dede Garkın’a bağlı Garkın aşireti örneğinde olduğu gibi) başlarındaki şeyhin adıyla anılıyordu. Nitekim Osmanlı tahrir defterlerine dayalı yeni bir araştırma, Hacı Bektaş-ı Velı’ye bağlı geniş bir Bektaşlı oymağının mevcut olduğunu ortaya koymuştur. (Beldiceanu-Steinherr, sy. 81 [1991), s. 21-79)
 
BABA İLYAS-I HORASANİ’YE İNTİSAP ETMESİ

Hacı Bektaş-ı Velı muhtemelen aşiretiyle birlikte Anadolu’da yeni bir sufı çevreye intisap etmiş olmalıdır. Bu çevre, onun içinden geldiği Yesevılik ve Haydarıliğe çok benzeyen ve XIII. yüzyılda Anadolu’da önce ünlü Türkmen şeyhi Dede Garkın, sonra da onun halifesi Baba İlyas-ı Horasanı tarafından temsil edilen Vefaılik tarikatı çevresidir. Nitekim aşıkpaşazade’nin kaydından, Hacı Bektaş-ı Velı ve kardeşi Menteş’in Baba İlyas-ı Horasanı’ye intisap ettikleri, Elvan Çelebi ve Eflakı’nin ifadelerinden de Hacı Bektaş’ın halifelik makamına kadar yükseldiği anlaşılmaktadır.

Hacı Bektaş’ın kardeşi Menteş’in 1239’da başlayan Babaı İsyanı’na iştirak ettiği ve Sivas’ta Selçuklu kuvvetleriyle yapılan muharebede öldürüldüğü, Hacı Bektaş-ı Velı’nin ise ya tasvip etmediğinden veya başka bir sebeple bu isyana katılmadığı hem Elvan Çelebi’den hem de aşıkpaşazade’den öğrenilmektedir. Fiilen katılmamış olsa bile isyan liderinin bir halifesi olduğundan isyanı takiben başlatılan takibattan kurtulabilmek için bir süre izini kaybettirmiş olmalıdır. aşıkpaşazade’ye göre Hacı Bektaş daha sonra Karayol’da (o zaman Sulucakarahöyük, bugün Hacıbektaş) ortaya çıkmıştır. Bu ortaya çıkışın Anadolu’nun Moğol hakimiyeti altına girmesinden, yani yaklaşık 1250’lerden sonra olduğu tahmin edilebilir.

Hacı Bektaş-ı Velı, Vilayetname’den anlaşıldığı kadarıyla o zamanlar yan göçebe Çepni oymağına mensup bir kolun (muhtemelen kendine bağlı Bektaşlı kolunun) yaşadığı bir yer olduğu için bu küçük Türkmen köyünü tercih etmiş olmalıdır. Muhtemel bir diğer sebep de Babaı İsyanı’ndan sonra Selçuklu merkezı yönetiminin gayri Sünnı (heterodoks) Türkmenler’e karşı takip ettiği politika sonucu olabildiğince gözden uzak bir yerde bulunma arzusudur. Ayrıca büyük şehirlerdeki Sünnı meslektaşlarının eleştirilerinden uzak kalmayı istemiş olması da düşünülebilir. Nitekim Mevlana’nın bile gıyaben tanıdığı bu Türkmen şeyhine hiç de iyi gözle bakmadığı bilinmektedir.

Bu dar çevre içinde cereyan eden hayat tarzı yüzünden Hacı Bektaş-ı Velı, Selçuklu başşehrinin veya önemli kültür merkezlerinin ilgisini çekecek ve dolayısıyla bu büyük şehirlerdeki tekkelerde yaşayan meslektaşları gibi zamanın belgelerinde iz bırakacak kadar şöhret yapmamıştır.

Vilayetname’ye göre Sulucakarahöyük’te tıpkı şeyhi Baba İlyas’ınkine benzer bir hayat tarzı süren, zaman zaman bugün bir ziyaret yeri olan yakındaki bir mağarada inzivaya çekilen, zaman zaman da köyün hayvanlarını otlatmak gibi oymağının günlük işleriyle uğraşan Hacı Bektaş-ı Velı’nin asıl tarihı rolü de burada başlamaktadır. Onun buradaki hayatı artık sadece Vilayetname’den takip edilebilir.

Vilayetname onu, Baba Resul diye meşhur Baba İlyas-ı Horasanı’ye değil Ahmed Yesevı’ye bağlar ve doğrudan onun halifesi olarak takdim eder. Halbuki Hacı Bektaş’ın Ahmed Yesevı’nin ölümünden en az bir yarım asır sonra dünyaya geldiği muhakkaktır. Bununla birlikte Vilayetname’de Hacı Bektaş’ın halifelerinden bahseden kısımda Baba Resul’ün (veya Resul Baba) adına rastlanması, Hacı Bektaş’la Baba Resul arasındaki halifelik ilişkisinin büsbütün unutulmadığını göstermektedir. Ancak Hacı Bektaş Baba Resul’ün halifesi iken Vilayetname bu ilişkiyi tersine çevirmektedir. Bu durumu, 1240’ta öldürülen Baba Resul’den sonra Anadolu’da Hacı Bektaş’ın manevı nüfuzunun giderek üstünlük kazanmaya başlamasına paralel olarak ötekinin nüfuzunun giderek zayıflamasıyla açıklamak mümkündür. Vilayetname böylece, XV. yüzyılda Anadolu’daki gayri Sünnı sufı çevrelerde artık bir tek ismin, Hacı Bektaş-ı Velı’nin hakim olduğunu da göstermiş olmaktadır.

ŞAMANİST MOĞOLLARA VE HRİSTİYANLARA İSLAM’I TEBLİĞ ETTİ
Hacı Bektaş-ı Velı, yine Vilayetname’ye göre Sulucakarahöyük’te bir Türkmen şeyhi olarak bir yandan kendi cemaati içinde mürşidlik görevini sürdürürken bir yandan da bugünkü Ürgüp yöresindeki Hristiyanlarla sıkı ilişkiler geliştirip onların ihtidasına zemin hazırlamıştır. Ayrıca Şamanist Moğollar’ın da Müslümanlığı kabul etmeleri için yoğun faaliyet göstermiş, halifelerini bu amaçla Anadolu’nun dört bir köşesine yollamıştır.

Hacı Bektaş-ı Velı’nin bu faaliyeti, gerek kendisinin yaşadığı dönemin sosyal şartlarının gerek kaynakların verdiği bilgilerin tahlilinin, gerekse Bektaşılik ve Alevilığin klasik tarihi ve aktüel çizgisinin tabii bir gereği olarak İslam fıkhının sıkı kurallarıyla sınırlandırılan Sünnı bir anlayışı değil, Horasan Melametiyyesi’nin kuru zühd karşıtı cezbeci karakteriyle karışık gayri Sünnı bir yorumunu yansıtmaktaydı.

Bu yorum, muhtemelen, Türkmenler arasında hala kuvvetle yaşamakta olan eski İslam öncesi dinı-mistik inançlarla karışık yarı hurafevı bir İslam anlayışının telkin ve talimini de ihtiva ediyordu. Bu anlayış, tasavvufun yapısından kaynaklanan geniş bir hoşgörüye dayanmakla beraber, aynı zamanda mühtedileri birden bire kendi kültür çevrelerinden koparıp ürkmelerine sebebiyet vermeden eski inançlarını da kendi içerisinde değerlendiren bağdaştırmacı (syncrétique) bir İslam anlayışıydı.

Onun bu yönteminin Anadolu’nun Müslüman ve gayri müslim toplumları arasında önemli bir yakınlaşma ortamının doğmasına yol açtığı söylenebilir. Nitekim bölge Hıristiyanlarının da ona büyük bir yakınlık duyduğu ve kendisini Aziz Charalambos adıyla takdis ettikleri bilinmektedir.

Öyle görünüyor ki Hacı Bektaş-ı Velı, zaman zaman bazı Moğol idarı otoritelerine karşı çıkmak durumunda kalmış olsa da Sulucakarahöyük’teki mütevazi zaviyesinde bu şekilde ömrünü tamamlamıştır. 691 (1292) tarihli bir vakfiye kaydında kendisinden “merhum” diye bahsedildiğine göre (Birge, s. 41) bu tarihten önce muhtemelen 669’da (1271) vefat etmiştir.
 
KLASİK ANLAMDA SÜNNİ BİR SUFİ OLARAK GÖRÜLMEDİ

Hacı Bektaş-ı Velı’nin nasıl bir sufı kimliği temsil ettiği, hangi tarikat çevresine dahil olduğu, kendi adını verdiği yeni bir tarikat kurup kurmadığı, Bektaşıliğin onunla ilgisi gibi sorulara gelince, önce eş-Şeḳāʾiḳu’n-nuʿmaniyye hariç yukarıda sayılan kaynakların hiçbirinin onu klasik anlamda Sünnı bir sufı olarak görmediği özellikle vurgulanmalıdır.

Kendini Hacı Bektaş-ı Velı’ye bağlayan Bektaşıliğin ve Alevıliğin gayri Sünnı yapısı da bunun en kuvvetli delilidir. Bektaşıliğin önceleri Sünnı bir tarikat olduğunu, fakat Balım Sultan tarafından bugün bilinen hüviyetine sokulduğunu ileri süren tezin ilmı ve tarihı hiçbir temeli yoktur.

Hacı Bektaş-ı Velı’nin Sünnı bir mutasavvıf olduğunu ileri sürenler onun nasıl bir sosyal tabanın mensubu bulunduğunu, bu tabanın sosyokültürel ve dinı yapısının karakteristiklerini hiç hesaba katmadan genellikle ona izafe edilen Maḳālat adlı esere dayanırlar. Bugüne kadar değişik araştırmacılar tarafından birkaç defa yayımlanmış olup tasavvufa yeni intisap eden müridler için basit seviyede bir el kitabı niteliğini taşıyan bu eserin muhteva kritiği yapılmamıştır.

Maḳālat üzerinde en kapsamlı çalışmayı gerçekleştiren Esat Coşan bir tasavvuf edebiyatçısı gözüyle eserin yalnız muhteva tasvirini yapmış, tarihı tenkidine girişmemiştir. Halbuki klasik tasavvuf edebiyatında Maḳālat ve Varidat adlarını taşıyan benzeri eserlerin hemen hepsi daha sonraları anonim derleyiciler tarafından kitap haline getirilmiştir. Nitekim Maḳālat’ta da, bu tür bir eser olduğunu açıkça gösteren ibareler vardır (s. 14, 35). Dolayısıyla bu eserlerin asıllarından uzaklaşmaları ihtimali çok yüksektir. Hacı Bektaş-ı Velı’ye izafe edilen diğer eserler gibi Maḳālat’ın da onun kaleminden çıkmış olduğu tarihen ispat edilmemiştir. Ayrıca Hacı Bektaş-ı Velı konumundaki konar göçer bir Türkmen sufısinin bu tarz eserler yazıp yazamayacağı tartışılabilir. Öte yandan bu çevrelerdeki tasavvuf geleneğinin yazılı eserlerden çok sözlü geleneğe dayandığı bilinmektedir.

HACI BEKTAŞ-I VELİ’NİN TASAVVUFİ ŞAHSİYETİ

Hacı Bektaş’ın tasavvufı şahsiyetine gelince, başta aşıkpaşazade olmak üzere daha sonraki birtakım kaynaklar da onu meczup bir derviş olarak tanıtırlar. aşıkpaşazade, Hacı Bektaş’ın bir şeyh olacak ve bir tarikat kuracak durumda olmayıp kendini bilemeyecek kadar cezbe sahibi bulunduğunu kaydederken XV. yüzyıl müelliflerinden Emınüddin b. Davud Fakīh onun hakkında “meczub-ı mutlak” tabirini kullanır. XVI. yüzyılda ise Vahidı, hiçbir şeyin farkına varamayacak derecede meczup olan Hacı Bektaş’ın “bu hal ile ahirete irtihal ettiğini” yazar. Bu kaynakların Hacı Bektaş hakkındaki mütalaaları gibi, Vilayetname’ye dayanan M. Fuad Köprülü’nün Hacı Bektaş’ın İslamı ilimlerde otorite olacak derecede alim bir mutasavvıf olduğunu ileri sürmesi de kolay kabul edilecek bir fikir değildir. Eğer Hacı Bektaş gerçekten kendini bilemeyecek kadar meczup olsaydı Vilayetname’de anlatılanlarla bir ilgisi bulunamazdı.

Öte yandan, onun gibi göçebe bir Türkmen şeyhinin ne böyle bir ortamda İslamı ilimlerde otorite olacak bir ilmı seviyeye yükselme imkanını bulması, ne de böyle bir imkan bulduktan sonra bu çevrelere geri dönmesi pek kolay kabul edilecek bir şeydir. Ayrıca bir Türkmen şeyhinin alim olması da gerekli değildir. Vilayetname’nin bu yoldaki ifadelerinin Hacı Bektaş-ı Velı’yi yüceltmeye yönelik bir tutumun eseri olduğu söylenebilir.

Vilayetnme’nin ortaya koyduğu bir başka problem de Hacı Bektaş’ın İmamiyye mezhebine mensup olup olmadığı meselesidir. Vilayetname, Hacı Bektaş-ı Velı’yi İmam Musa el-Kazım soyuna nisbet etmek suretiyle hem onu bir seyyid yapar hem de böylece Şiı bir mutasavvıf olarak takdim eder. Ancak Hacı Bektaş-ı Velı’nin yaşadığı XIII. yüzyıl Anadolusunda İmamiyye veya İsmailiyye mezhebinin mevcudiyetine dair herhangi bir ipucuna bugüne kadar rastlanmadığı göz önüne alınarak bu telakki, XV. yüzyıl sonlarında Vilayetname’nin kaleme alındığı yıllarda bu çevrelere artık nüfuz etmiş bulunan İmamiyye inançlarının bir etkisi olarak değerlendirilmelidir. Bektaşılik XVI. yüzyılda bu etkileri almış olarak kurulduğundan bugün Hacı Bektaş-ı Velı’nin böyle bir kimliğe nisbeti Alevı-Bektaşı çevrelerce tereddütsüz kabul görmektedir.

Vilayetname’nin dikkatli bir tahlili, Hacı Bektaş-ı Velı’nin, hem Ahmed Yesevı hem de Yesevılik etkilerini geniş ölçüde taşıyan Kutbüddin Haydar geleneklerini sıkı sıkıya koruyan bir Haydarı şeyhi olduğunu ortaya koymaktadır. Öte yandan Elvan Çelebi, Ahmed Eflakı ve aşıkpaşazade’nin eserleri de onun Vefaı şeyhi olan Baba İlyas-ı Horasanı’nin halifesi bulunduğunu açıkça göstermektedir. Kaynaklardaki bu kayıtlara güvenmek gerekirse, Hacı Bektaş-ı Velı’nin büyük bir ihtimalle Yesevılik ile Kalenderıliğin karışımından oluşan Haydarılik tarikatının bir mensubu olarak Anadolu’ya geldiği, daha sonra Baba İlyas-ı Horasanı çevresine girerek Vefaılik tarikatına intisap ettiği ve hayatının sonuna kadar da böyle yaşadığı söylenebilir. Bu durumda adını taşımasına rağmen Bektaşıliği kendisinin kurmadığı muhakkaktır.
Hacı Bektaş-ı Velı’ye başta Maḳālat olmak üzere (bu eserin pek çok nüshası mevcuttur, mesela bk. Süleymaniye Ktp., Laleli, nr. 1500) birtakım eserler izafe edilir. Bunlar şöyle sıralanabilir: 1. Kitabü’l-Fevaid (İÜ Ktp., TY, nr. 55). 2. Nesayih-i Hacı Bektaş-ı Velı (Hacıbektaş İlçe Halk Ktp., nr. 29’daki mecmua içinde). 3. Risale (Staatsbibliothek, Marburg, MS, Or, Oct, nr. 3049). Bunların dışında Hacı Bektaş-ı Velı’ye Tefsır-i Fatiha, Şathiyye, Şerh-i Besmele gibi birkaç eser daha mal edilirse de bunların onun tarafından yazıldığına dair hiçbir ilmı delil ortaya konulamamıştır.
 
MENKIBEVı BEKTaŞ-I VELİ

Bektaşılik’ten başka hiçbir tarikatın pıri bu derece muazzam bir kültün, güçlü bir imanın ve kutsallığın konusu olmamıştır. Hemen hiçbir tarikatın pıri Hacı Bektaş-ı Velı’nin Bektaşılik’teki yeriyle karşılaştırılamaz. Tarihı Hacı Bektaş-ı Velı’nin menkıbevı, hatta menkıbevılikten de öte mitolojik Hacı Bektaş-ı Velı’ye dönüşerek böyle bir kutsallık kazanması ve bir iman konusu olması hadisesinin nasıl meydana geldiği ve hangi sürecin ürünü olduğu ve bu sürecin nasıl gerçekleştiği gibi önemli soruların cevabı, Antalya-Elmalı yakınındaki Tekkeköy’de bulunan türbesinde medfun Abdal Musa’da düğümlenmektedir.

M. Fuad Köprülü, XIV. yüzyılda Hacı Bektaş-ı Velı’nin Sulucakarahöyük’teki tekkesinden yetişen bu mühim şahsiyetin Hacı Bektaş-ı Velı kültünün yayılmasında nasıl büyük bir rol oynadığını ortaya koymuştur. Köprülü’nün incelemelerinden ve daha sonraki araştırmalardan çıkan sonuca göre yaşadığı dönemde pek tanınmayan bu mütevazi Türkmen şeyhini, gerek hayatta iken gerekse ölümünden kendi zamanına kadar geçen süre içinde üretilen menkıbeler aracılığıyla yeni kurulmakta olan Osmanlı Beyliği başta olmak üzere bütün Orta ve Batı Anadolu’da tanıtarak adeta tekrar hayata kavuşturan Abdal Musa olmuştur.

XIV. yüzyılın ilk çeyreğinden sonra Hacı Bektaş-ı Velı Tekkesi’nin şeyhi olan Abdal Musa, beraberindeki bir kısım Haydarı dervişleriyle birlikte yeni kurulmakta olan Osmanlı Beyliği topraklarına gitmiş, orada Orhan Gazi’nin hizmetine girerek fetihlere katılmış ve başarılı olmuştur. Fakat onun gerçekleştirdiği asıl büyük iş, birlikte savaştığı Osmanlı gazilerine Hacı Bektaş-ı Velı’nin menkıbelerini anlatarak onu tanıtması olmuştur. Abdal Musa bunu önce Bursa havalisinde yapmış, daha sonra buradan Bergama ve yakınlarına geçmiş, oradan da Antalya’ya giderek yerleştiği bugün Tekkeköy adını taşıyan yerdeki zaviyesinde sürdürmüştür.

Bu süreç içinde menkıbeleşen tarihı ve efsanevı geleneklerin XV. yüzyılın son yıllarında yazıya geçirilmiş şeklinden ibaret olan Vilayetname çoğunluğu itibariyle bu mitolojik Hacı Bektaş-ı Velı’yi yansıtır. Ancak bu husus eserin tarihı hiçbir temeli bulunmadığı anlamına gelmez. Vilayetname’de Hacı Bektaş-ı Velı’nin tarihı şahsiyetini aydınlatmaya yarayacak oldukça değerli ipuçları da vardır. Alevı-Bektaşı toplulukları bugün Hacı Bektaş-ı Velı’yi Vilayetname’nin takdim ettiği mitolojik çerçevede tanırlar.

Vilayetname’deki Hacı Bektaş-ı Velı’nin en belirgin niteliği on iki imam soyuna nisbet edilmesi, yani Peygamber soyuna mensup bir seyyid olmasıdır.

Babası İbrahım-i Sanı, İmam Musa el-Kazım neslindendir ve Horasan hükümdarıdır; dolayısıyla Hacı Bektaş-ı Velı bir şehzadedir. Küçükken önce ünlü sufı Lokman-ı Perende’nin, ardından onun tavsiyesiyle Ahmed Yesevı’nin yanında eğitilir. Daha o zamanlar birçok keramet göstererek herkesi hayretler içinde bırakır.

Ahmed Yesevı’nin “nefes evladı” olan Kutbüddin Haydar’ı esir düştüğü Bedahşan ilindeki kafirlerin elinden kurtarır. Daha sonra onun artık olgunlaştığını gören Ahmed Yesevı, kendisine halifelik sembolleri olan cihaz-ı fakrı (taç, şamdan, seccade, sofra ve alem) teslim eder, beline tahta kılıcını kuşatır ve Diyarırum’u irşad etmekle görevlendirir. Önce Mekke’ye giderek hac görevini ifa eden Bektaş “hacı” unvanını alır. Dönüşte Necef’i ve Kerbela’yı ziyaret edip Anadolu’ya geçer. Buradaki Rum erenleri onun gelişinden haberdar olurlarsa da buna pek sevinmezler.

Hacı Bektaş-ı Velı, Çepni oymağına mensup konar göçer birkaç evin kışlığı durumundaki Sulucakarahöyük’e gelir ve Kadıncık Ana’nın evine misafir olur. Bu arada kerametleriyle dikkat çeker. Geçimini sağlamak için köyün sığırlarını güder. Bir müddet sonra bugünkü dergahın yerinde ilk inziva mahalli olan Kızılca Halvet’i yapar. Hacı Bektaş-ı Velı artık kendini kabul ettirmiş ve mürid edinmeye başlamıştır. Ünü çabuk yayılır. Çevredeki velıler onu kıskanır ve çeşitli sınavlardan geçirirlerse de hepsini utandırır. Avucundaki yeşil beni göstererek Hz. Ali’nin mazharı olduğunu, yani onun kendi bedeninde zuhur ettiğini ispat eder. Böylece Rum’un en büyük evliyası olduğu anlaşılır.

Hacı Bektaş-ı Velı buradaki ikameti esnasında Seyyid Mahmud-ı Hayranı, Ahı Evran gibi büyük Rum velıleriyle yakınlık kurar; çevredeki gayri müslimlerle yakın ilişkiler içine girer. Tanıştığı Moğol otoritelerinden bir kısmının müslüman olmasını sağlar. Birçok halife yetiştirir; ölümünden az önce her birine icazetnamesini vererek Anadolu’nun bir yöresine yollar ve kendisi de kerametine yakışır bir şekilde vefat eder.

Buraya kadar anlatılanlardan çıkan sonuca göre Hacı Bektaş-ı Velı’nin asıl şöhreti ve etrafında teşekkül eden muazzam kült onun vefatından sonra oluşmuştur. Bu kültün esas kaynağı da o zamanlar çok muhtemel olarak bir Haydarı zaviyesi olan Sulucakarahöyük’teki dergahıdır.

Bu tarihı hadise Hacı Bektaş-ı Velı kültünün önce, hayatta iken bizzat Hacı Bektaş’ın da mensubu bulunduğu Haydarı tarikatı dervişleri arasında ortaya çıkıp geliştiğini ve onlar vasıtasıyla her tarafa yayıldığını gösterir. Osmanlı gazileri aracılığıyla Hacı Bektaş-ı Velı’yi tanıyan Osmanlı sultanları Yeniçeri Ocağı’nı kurarken gaziler arasında yaygın olan güçlü kült sebebiyle ocağı ona bağlamışlar, böylece Hacı Bektaş-ı Velı’nin hatırası Osmanlı topraklarında giderek gelişmek suretiyle büyüyüp ünlenmiştir. XVI. yüzyılın başlarına gelindiğinde ise Balım Sultan, Haydarılik’ten ayrılıp Osmanlı hükümet merkezinin desteğini de alarak Bektaşılik tarikatını Hacı Bektaş-ı Velı’nin adına bugün bilinen şekliyle kurmuştur. Böylece Anadolu Türk gayri Sünnıliği, merkezine Hacı Bektaş-ı Velı’yi yerleştirerek teşekkül sürecini fiilen tamamlamıştır.

Kaynak: DİA

İslam ve İhsan
 
Geri
Üst