KLASİK ANLAMDA SÜNNİ BİR SUFİ OLARAK GÖRÜLMEDİ
Hacı Bektaş-ı Velı’nin nasıl bir sufı kimliği temsil ettiği, hangi tarikat çevresine dahil olduğu, kendi adını verdiği yeni bir tarikat kurup kurmadığı, Bektaşıliğin onunla ilgisi gibi sorulara gelince, önce eş-Şeḳāʾiḳu’n-nuʿmaniyye hariç yukarıda sayılan kaynakların hiçbirinin onu klasik anlamda Sünnı bir sufı olarak görmediği özellikle vurgulanmalıdır.
Kendini Hacı Bektaş-ı Velı’ye bağlayan Bektaşıliğin ve Alevıliğin gayri Sünnı yapısı da bunun en kuvvetli delilidir. Bektaşıliğin önceleri Sünnı bir tarikat olduğunu, fakat Balım Sultan tarafından bugün bilinen hüviyetine sokulduğunu ileri süren tezin ilmı ve tarihı hiçbir temeli yoktur.
Hacı Bektaş-ı Velı’nin Sünnı bir mutasavvıf olduğunu ileri sürenler onun nasıl bir sosyal tabanın mensubu bulunduğunu, bu tabanın sosyokültürel ve dinı yapısının karakteristiklerini hiç hesaba katmadan genellikle ona izafe edilen Maḳālat adlı esere dayanırlar. Bugüne kadar değişik araştırmacılar tarafından birkaç defa yayımlanmış olup tasavvufa yeni intisap eden müridler için basit seviyede bir el kitabı niteliğini taşıyan bu eserin muhteva kritiği yapılmamıştır.
Maḳālat üzerinde en kapsamlı çalışmayı gerçekleştiren Esat Coşan bir tasavvuf edebiyatçısı gözüyle eserin yalnız muhteva tasvirini yapmış, tarihı tenkidine girişmemiştir. Halbuki klasik tasavvuf edebiyatında Maḳālat ve Varidat adlarını taşıyan benzeri eserlerin hemen hepsi daha sonraları anonim derleyiciler tarafından kitap haline getirilmiştir. Nitekim Maḳālat’ta da, bu tür bir eser olduğunu açıkça gösteren ibareler vardır (s. 14, 35). Dolayısıyla bu eserlerin asıllarından uzaklaşmaları ihtimali çok yüksektir. Hacı Bektaş-ı Velı’ye izafe edilen diğer eserler gibi Maḳālat’ın da onun kaleminden çıkmış olduğu tarihen ispat edilmemiştir. Ayrıca Hacı Bektaş-ı Velı konumundaki konar göçer bir Türkmen sufısinin bu tarz eserler yazıp yazamayacağı tartışılabilir. Öte yandan bu çevrelerdeki tasavvuf geleneğinin yazılı eserlerden çok sözlü geleneğe dayandığı bilinmektedir.
HACI BEKTAŞ-I VELİ’NİN TASAVVUFİ ŞAHSİYETİ
Hacı Bektaş’ın tasavvufı şahsiyetine gelince, başta aşıkpaşazade olmak üzere daha sonraki birtakım kaynaklar da onu meczup bir derviş olarak tanıtırlar. aşıkpaşazade, Hacı Bektaş’ın bir şeyh olacak ve bir tarikat kuracak durumda olmayıp kendini bilemeyecek kadar cezbe sahibi bulunduğunu kaydederken XV. yüzyıl müelliflerinden Emınüddin b. Davud Fakīh onun hakkında “meczub-ı mutlak” tabirini kullanır. XVI. yüzyılda ise Vahidı, hiçbir şeyin farkına varamayacak derecede meczup olan Hacı Bektaş’ın “bu hal ile ahirete irtihal ettiğini” yazar. Bu kaynakların Hacı Bektaş hakkındaki mütalaaları gibi, Vilayetname’ye dayanan M. Fuad Köprülü’nün Hacı Bektaş’ın İslamı ilimlerde otorite olacak derecede alim bir mutasavvıf olduğunu ileri sürmesi de kolay kabul edilecek bir fikir değildir. Eğer Hacı Bektaş gerçekten kendini bilemeyecek kadar meczup olsaydı Vilayetname’de anlatılanlarla bir ilgisi bulunamazdı.
Öte yandan, onun gibi göçebe bir Türkmen şeyhinin ne böyle bir ortamda İslamı ilimlerde otorite olacak bir ilmı seviyeye yükselme imkanını bulması, ne de böyle bir imkan bulduktan sonra bu çevrelere geri dönmesi pek kolay kabul edilecek bir şeydir. Ayrıca bir Türkmen şeyhinin alim olması da gerekli değildir. Vilayetname’nin bu yoldaki ifadelerinin Hacı Bektaş-ı Velı’yi yüceltmeye yönelik bir tutumun eseri olduğu söylenebilir.
Vilayetnme’nin ortaya koyduğu bir başka problem de Hacı Bektaş’ın İmamiyye mezhebine mensup olup olmadığı meselesidir. Vilayetname, Hacı Bektaş-ı Velı’yi İmam Musa el-Kazım soyuna nisbet etmek suretiyle hem onu bir seyyid yapar hem de böylece Şiı bir mutasavvıf olarak takdim eder. Ancak Hacı Bektaş-ı Velı’nin yaşadığı XIII. yüzyıl Anadolusunda İmamiyye veya İsmailiyye mezhebinin mevcudiyetine dair herhangi bir ipucuna bugüne kadar rastlanmadığı göz önüne alınarak bu telakki, XV. yüzyıl sonlarında Vilayetname’nin kaleme alındığı yıllarda bu çevrelere artık nüfuz etmiş bulunan İmamiyye inançlarının bir etkisi olarak değerlendirilmelidir. Bektaşılik XVI. yüzyılda bu etkileri almış olarak kurulduğundan bugün Hacı Bektaş-ı Velı’nin böyle bir kimliğe nisbeti Alevı-Bektaşı çevrelerce tereddütsüz kabul görmektedir.
Vilayetname’nin dikkatli bir tahlili, Hacı Bektaş-ı Velı’nin, hem Ahmed Yesevı hem de Yesevılik etkilerini geniş ölçüde taşıyan Kutbüddin Haydar geleneklerini sıkı sıkıya koruyan bir Haydarı şeyhi olduğunu ortaya koymaktadır. Öte yandan Elvan Çelebi, Ahmed Eflakı ve aşıkpaşazade’nin eserleri de onun Vefaı şeyhi olan Baba İlyas-ı Horasanı’nin halifesi bulunduğunu açıkça göstermektedir. Kaynaklardaki bu kayıtlara güvenmek gerekirse, Hacı Bektaş-ı Velı’nin büyük bir ihtimalle Yesevılik ile Kalenderıliğin karışımından oluşan Haydarılik tarikatının bir mensubu olarak Anadolu’ya geldiği, daha sonra Baba İlyas-ı Horasanı çevresine girerek Vefaılik tarikatına intisap ettiği ve hayatının sonuna kadar da böyle yaşadığı söylenebilir. Bu durumda adını taşımasına rağmen Bektaşıliği kendisinin kurmadığı muhakkaktır.
Hacı Bektaş-ı Velı’ye başta Maḳālat olmak üzere (bu eserin pek çok nüshası mevcuttur, mesela bk. Süleymaniye Ktp., Laleli, nr. 1500) birtakım eserler izafe edilir. Bunlar şöyle sıralanabilir: 1. Kitabü’l-Fevaid (İÜ Ktp., TY, nr. 55). 2. Nesayih-i Hacı Bektaş-ı Velı (Hacıbektaş İlçe Halk Ktp., nr. 29’daki mecmua içinde). 3. Risale (Staatsbibliothek, Marburg, MS, Or, Oct, nr. 3049). Bunların dışında Hacı Bektaş-ı Velı’ye Tefsır-i Fatiha, Şathiyye, Şerh-i Besmele gibi birkaç eser daha mal edilirse de bunların onun tarafından yazıldığına dair hiçbir ilmı delil ortaya konulamamıştır.