- Konular
- 1.099
- Mesajlar
- 2.054
- Tepkime puanı
- 198
- Puan
- 0
Peygamber düşmanlığı
Peygamber efendimize dil uzatanlar
Hintli Hamidullah ve onun yolunda olanlar, Peygamber efendimizin, çeşitli yerlere seyahat ederek bu bilgileri öğrendiğini söyledikleri doğru mudur?
Hintli Hamidullah, Fransa’da İslâm bilgileri profesörü etiketini aldığı için, İslâm âlimi sanılmaktadır. "İslâm Peygamberi" kitabında, Peygamber efendimiz için;
“Onu gene tüccar sıfatı ile Yemen'de, Bahreyn ve Umman’da görüyoruz. Belki de deniz yolu ile, Habeşistan’a gittiği dahi hatıra gelebilir. Bütün bu seyahatler, onun Bizans, Acem, Yemen ve Habeşistan’ın ticari, idari gelenek ve kanunlarını öğrenmesine yol açtı. Olgunluk yaşında, kırkında bu tecrübeli adam, kavmini ıslaha teşebbüs etti” demektedir. Halbuki, İslâm tarihleri, söz birliği ile diyorlar ki:
“Resulullah efendimizi, üç gün validesi, sonra Ebu Leheb'in cariyesi Süveybe birkaç gün emzirdi, daha sonra, iki sene Halime Hatun emzirdi. Altı yaşında iken, validesi Âmine Hatun, oğlunu Medine’ye dayılarını görmeye götürdü. Bir ay kalıp, dönüşte, Ebvâ denilen yerde vefat etti. Hizmetçileri Ümm-i Eymen ile Mekke’ye gelip, dedesi Abdülmuttalib'in yanında kaldı. Sekiz yaşına gelince, dedesi vefat edip, amcası Ebû Talib'in yanında kaldı.
Dokuz veya oniki yaşında iken Ebû Talib, yirmi yaşında hazret-i Ebû Bekir ve yirmibeş yaşında iken, hazret-i Hatice'nin kervanı ile Şam'a gidenler arasında bulundu. Bu yolculukların üçünde de, Busrâ denilen yere varıldıkta, orada bulunan kilisenin papazları, Bahîra ve sonra Nestûra, İncilde okudukları son Peygamberin alametlerini kendisinde görerek;
“Şam'a gitmeyiniz! Şam’da Yahudiler bu çocuğu tanır, öldürür” dediler. Bunlar da, ticaretlerini orada yapıp geri döndüler.
Ondört veya onyedi yaşında iken, Yemen’e giden amcası Zübeyr, ticareti bereketli olması için, Resulullah efendimizi de beraber götürdü. Bahreyn’e gittiğini bildiren güvenilir haber olmadığı gibi, Habeşistan’a seyahat ettiğini de, Peygamberliğine inanmayanlardan başka, kimse düşünmüş değildir. Diğer seyahatlere de, kendisi ile bereketlenmek için götürülmüştü.”
Bizans'a, Acem'e, Habeş’e ve Yemen’e gidip, oralarda öğrendiklerini ortaya koyarak, kavmini ıslaha kalkıştı demek ve Resulullah efendimiz için tecrübeli adam diyerek edepsizce davranmak, bir Müslümanın yapacağı şey değildir.
İnsan, kendi noksan aklı ile, mutlak yaratıcıyı anlayamayacağından, merhametlilerin en merhametlisi olan Allahü teâlâ, her asırda, her kavme Peygamberler göndermiştir. Böylece, işin hakîkatini, doğrusunu insanlara öğretmiştir. Saidlerden olanlar, îmân ederek kurtuldular, dünyâ ve âhiret saâdetine kavuştular. Bedbaht olanlar ise, itirâz ve inkâr ederek, hüzün ve hüsrânda kaldılar. Her şey söz dinleyene verilir, her şey bu her şeyin içinde vardır. İtirâz eden, söz dinlemeyen, kendi nefsine tâbi olur. Nefsine tâbi olan da, helâk olur. Çünkü nefs, yaratılış icâbı, inkâr, isyân ve itirâz edecek şekilde yaratılmıştır. Ebu Cehil, nefsine tâbi oldu, Peygamber Efendimize itirâz ederek peki diyemedi ve kaybetti. Hazret-i Ömer ise, peki dedi ve aziz oldu... Tarih boyunca, itirâz edenler hep kaybetmiştir. Kendilerini ve kendilerine tabi olanları da felakete sürüklemişlerdir.
Meşhur tefsîr âlimi olan Fahreddîn-i Râzî hazretleri; "Biliniz ki ben, ilim âşığıydım, doğru olsun yanlış olsun, bir şeyin ne olup olmadığını öğrenmek için pekçok şey öğrendim. Vallahi kelâm, akâid ilmi ile ilgili, doğru yanlış bütün itikâtları, filozofların görüşlerini çok tedkîk ettim. Ancak Kur'ân-ı kerîmde bulduğumu hiçbirisinde görmedim. Çünkü Kur'ân-ı kerîm, Allahü teâlanın yüce kudretini ve azametini teslîm ve kabûl etmeye teşvîk ediyor, îtirâz ve karşı çıkmaktan, derin mücâdele ve münâzaradan menediyor..." buyurmaktadır.
İtirâz eden, söz dinlemeyen kimse, sevimsiz olur. Hiçbir yerde itibarı olmaz, hürmet görmez. Zaten dinimiz, bu hâlin kötü bir huy olduğunu, tedâvi edilmesi lazım geldiğini bildirmektedir. Yûsuf bin Esbât hazretleri; "Güzel ahlâkın alâmetleri; arkadaşının söylediğine itiraz etmeyip, kabûl etmek. Kendine ve herkese ve hattâ her mahlûka karşı merhametli ve insaflı olmak. Kimsenin ayıbını araştırmamak. Başkasında bir kusur görünce, 'istemeyerek yapmıştır' diyerek iyiye yormak. Kendisinden özür dileyenlerin özürlerini kabûl etmek. Başkalarından gelen sıkıntı ve eziyetlere sabır ve tahammül etmek" buyurmaktadır.
Allahü teâlâya ve O'nun Resûlüne itirâz edenler, ebedî saadetten mahrum kaldıkları gibi, Peygamber efendimizin vârisi olan hakiki İslâm âlimlerine itirâz edenler de, bu saâdetten mahrum kalırlar...
Peygamber efendimize dil uzatanlar
Hintli Hamidullah ve onun yolunda olanlar, Peygamber efendimizin, çeşitli yerlere seyahat ederek bu bilgileri öğrendiğini söyledikleri doğru mudur?
Hintli Hamidullah, Fransa’da İslâm bilgileri profesörü etiketini aldığı için, İslâm âlimi sanılmaktadır. "İslâm Peygamberi" kitabında, Peygamber efendimiz için;
“Onu gene tüccar sıfatı ile Yemen'de, Bahreyn ve Umman’da görüyoruz. Belki de deniz yolu ile, Habeşistan’a gittiği dahi hatıra gelebilir. Bütün bu seyahatler, onun Bizans, Acem, Yemen ve Habeşistan’ın ticari, idari gelenek ve kanunlarını öğrenmesine yol açtı. Olgunluk yaşında, kırkında bu tecrübeli adam, kavmini ıslaha teşebbüs etti” demektedir. Halbuki, İslâm tarihleri, söz birliği ile diyorlar ki:
“Resulullah efendimizi, üç gün validesi, sonra Ebu Leheb'in cariyesi Süveybe birkaç gün emzirdi, daha sonra, iki sene Halime Hatun emzirdi. Altı yaşında iken, validesi Âmine Hatun, oğlunu Medine’ye dayılarını görmeye götürdü. Bir ay kalıp, dönüşte, Ebvâ denilen yerde vefat etti. Hizmetçileri Ümm-i Eymen ile Mekke’ye gelip, dedesi Abdülmuttalib'in yanında kaldı. Sekiz yaşına gelince, dedesi vefat edip, amcası Ebû Talib'in yanında kaldı.
Dokuz veya oniki yaşında iken Ebû Talib, yirmi yaşında hazret-i Ebû Bekir ve yirmibeş yaşında iken, hazret-i Hatice'nin kervanı ile Şam'a gidenler arasında bulundu. Bu yolculukların üçünde de, Busrâ denilen yere varıldıkta, orada bulunan kilisenin papazları, Bahîra ve sonra Nestûra, İncilde okudukları son Peygamberin alametlerini kendisinde görerek;
“Şam'a gitmeyiniz! Şam’da Yahudiler bu çocuğu tanır, öldürür” dediler. Bunlar da, ticaretlerini orada yapıp geri döndüler.
Ondört veya onyedi yaşında iken, Yemen’e giden amcası Zübeyr, ticareti bereketli olması için, Resulullah efendimizi de beraber götürdü. Bahreyn’e gittiğini bildiren güvenilir haber olmadığı gibi, Habeşistan’a seyahat ettiğini de, Peygamberliğine inanmayanlardan başka, kimse düşünmüş değildir. Diğer seyahatlere de, kendisi ile bereketlenmek için götürülmüştü.”
Bizans'a, Acem'e, Habeş’e ve Yemen’e gidip, oralarda öğrendiklerini ortaya koyarak, kavmini ıslaha kalkıştı demek ve Resulullah efendimiz için tecrübeli adam diyerek edepsizce davranmak, bir Müslümanın yapacağı şey değildir.
Sual: Peygamber efendimizin, peygamber olduğu, sözleri ve bütün hayatı ile açıkça belli değil midir?
Cevap: Resûlullah efendimizin kendi sözlerine Hadis-i şerif denir. Hadis-i şerifleri de öğrenmek ve muhafaza etmek için, şaşılacak bir dikkatle çalışılmıştır. Peygamber efendimizin her sözü, huzurunda bulunan Eshâb tarafından ezberlenmiş, işitmeyenlere ve sonra gelenlere söylenmiştir. Böylece, sonsuz bir denize benzeyen İlm-i hadis meydana gelmiştir. Kur'ân-ı kerimin eşsiz bir mucize olduğu meydanda olmakla beraber, hazret-i Musa’nın ve hazret-i İsa’nın karışık ve karanlık tarihlere dayanarak Peygamber olduklarına inanıyorlar da, bütün hayatı ve sözleri inceden inceye meydanda olan ve her hâli Peygamberliğine şahit olan Muhammed aleyhisselamın Peygamber olduğuna niçin inanmıyorlar? Yahudilerle Hristiyanların bu inkârlarına ve inatlarına hem şaşılır, hem de teessüf olunur.
Görülüyor ki tarih boyunca, itirâz edenler hep kaybetmiştir. 'Peki' demek insanlara niçin zor geliyor?Cevap: Resûlullah efendimizin kendi sözlerine Hadis-i şerif denir. Hadis-i şerifleri de öğrenmek ve muhafaza etmek için, şaşılacak bir dikkatle çalışılmıştır. Peygamber efendimizin her sözü, huzurunda bulunan Eshâb tarafından ezberlenmiş, işitmeyenlere ve sonra gelenlere söylenmiştir. Böylece, sonsuz bir denize benzeyen İlm-i hadis meydana gelmiştir. Kur'ân-ı kerimin eşsiz bir mucize olduğu meydanda olmakla beraber, hazret-i Musa’nın ve hazret-i İsa’nın karışık ve karanlık tarihlere dayanarak Peygamber olduklarına inanıyorlar da, bütün hayatı ve sözleri inceden inceye meydanda olan ve her hâli Peygamberliğine şahit olan Muhammed aleyhisselamın Peygamber olduğuna niçin inanmıyorlar? Yahudilerle Hristiyanların bu inkârlarına ve inatlarına hem şaşılır, hem de teessüf olunur.
İnsan, kendi noksan aklı ile, mutlak yaratıcıyı anlayamayacağından, merhametlilerin en merhametlisi olan Allahü teâlâ, her asırda, her kavme Peygamberler göndermiştir. Böylece, işin hakîkatini, doğrusunu insanlara öğretmiştir. Saidlerden olanlar, îmân ederek kurtuldular, dünyâ ve âhiret saâdetine kavuştular. Bedbaht olanlar ise, itirâz ve inkâr ederek, hüzün ve hüsrânda kaldılar. Her şey söz dinleyene verilir, her şey bu her şeyin içinde vardır. İtirâz eden, söz dinlemeyen, kendi nefsine tâbi olur. Nefsine tâbi olan da, helâk olur. Çünkü nefs, yaratılış icâbı, inkâr, isyân ve itirâz edecek şekilde yaratılmıştır. Ebu Cehil, nefsine tâbi oldu, Peygamber Efendimize itirâz ederek peki diyemedi ve kaybetti. Hazret-i Ömer ise, peki dedi ve aziz oldu... Tarih boyunca, itirâz edenler hep kaybetmiştir. Kendilerini ve kendilerine tabi olanları da felakete sürüklemişlerdir.
Meşhur tefsîr âlimi olan Fahreddîn-i Râzî hazretleri; "Biliniz ki ben, ilim âşığıydım, doğru olsun yanlış olsun, bir şeyin ne olup olmadığını öğrenmek için pekçok şey öğrendim. Vallahi kelâm, akâid ilmi ile ilgili, doğru yanlış bütün itikâtları, filozofların görüşlerini çok tedkîk ettim. Ancak Kur'ân-ı kerîmde bulduğumu hiçbirisinde görmedim. Çünkü Kur'ân-ı kerîm, Allahü teâlanın yüce kudretini ve azametini teslîm ve kabûl etmeye teşvîk ediyor, îtirâz ve karşı çıkmaktan, derin mücâdele ve münâzaradan menediyor..." buyurmaktadır.
İtirâz eden, söz dinlemeyen kimse, sevimsiz olur. Hiçbir yerde itibarı olmaz, hürmet görmez. Zaten dinimiz, bu hâlin kötü bir huy olduğunu, tedâvi edilmesi lazım geldiğini bildirmektedir. Yûsuf bin Esbât hazretleri; "Güzel ahlâkın alâmetleri; arkadaşının söylediğine itiraz etmeyip, kabûl etmek. Kendine ve herkese ve hattâ her mahlûka karşı merhametli ve insaflı olmak. Kimsenin ayıbını araştırmamak. Başkasında bir kusur görünce, 'istemeyerek yapmıştır' diyerek iyiye yormak. Kendisinden özür dileyenlerin özürlerini kabûl etmek. Başkalarından gelen sıkıntı ve eziyetlere sabır ve tahammül etmek" buyurmaktadır.
Allahü teâlâya ve O'nun Resûlüne itirâz edenler, ebedî saadetten mahrum kaldıkları gibi, Peygamber efendimizin vârisi olan hakiki İslâm âlimlerine itirâz edenler de, bu saâdetten mahrum kalırlar...