Hz Mevlananın Gözüyle Peygamber Efendimiz

Admin

Administrator
Yönetici
Admin
Hz. Mevlana’nın Gözüyle Peygamber Efendimiz

653

Hz. Mevlana’nın gözüyle Hz. Muhammed (s.a.v.) nasıl bir insandı ve nasıl bir peygamberdi?
Mesnevı’ye göre ezeli muhabbet ve varlık nuru.
 
PEYGAMBERİMİZİN NURU

Mesnevı: “Gel ey gönül! Hakıkı bayram, Cenab-ı Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-’e vuslattır. Çünkü cihanın aydınlığı, O mübarek varlığın cemalinin nurundandır.” (c.6, 1861)

Ezelde yalnız kendisi var olan Cenab-ı Hak, insanlar ve cinlerin idrakleri seviyesinde bilinmeyi (marifetullahı) ve bunun bir neticesi olarak ibadetlerle kullarının seviye kazanarak kendisine daha yakın olmalarını murad ettiği için bu cihanı yaratmıştır. Bu yaratılışta ilk vücud bulan “Nur-i Muhammedı”dir. Bu hususta Allah Rasulü -sallallahu aleyhi ve sellem-:

“–adem, ruh ile cesed arasında iken ben nebı idim.” (Tirmızı, Menakıb, 1) buyurmuştur. Öyleyse Peygamber -aleyhissalatu vesselam-’ın aslı cevheri olan nur-i Muhammedı; yaratılışta ilk olmasına mukabil, beden giydirilerek nebı ve rasul sıfatıyla bütün bir insanlığa rahmet olarak gönderilişi ile de en sondur. Peygamberlik takvimi, varlığın ilki olan “Nur-i Muhammedı” ile başlamış; son yaprağı da “Cismaniyet-i Muhammedı” ile tamamlanıp kemale erdirilmiştir.

Nur-i Muhammedı, “Hakikat-i Muhammediye”nin özü, aslı ve mayasıdır. Nasıl değerli bir mücevher, çıplak bir surette takdim olunmaz ve birtakım nadide ambalajlarla zarif mahfazalar içine konursa, bütün varlıklar da “Nur-i Muhammedı” karşısında o mevkıdedir. Onun izzet-i hakkı için yaratılmıştır. Buna göre varlığın ilk sebebi, Cenab-ı Hakk’ın bizzat kendi varlığı; ikinci sebebi ise “Nur-i Muhammedı”yi sair varlıklar ile zarflandırmak ve süslemek gereğidir. Nitekim, diğer bir hadıs-i şerifte şöyle buyurulmaktadır:

“adem -aleyhisselam-, cennetten çıkartılmasına sebep olan zelleyi işlediğinde, hatasını anlayıp:

“−Ya Rabbı! Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem- hakkı için, Sen’den beni bağışlamanı istiyorum.” dedi. Allah Teala:

“−Ey adem! Henüz yaratmadığım halde Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-’i sen nereden bildin?” buyurdu.

adem -aleyhisselam-:

“−Ya Rabbı! Sen beni yaratıp bana ruhundan üflediğinde, başımı kaldırdım, arşın sütunları üzerinde “La ilahe illallah, Muhammedü’r-Rasulullah” cümlesinin yazılı olduğunu görünce anladım ki, Sen, zatının ismine, ancak yaratılmışların en sevimlisini izafe edersin!” dedi.

Bunun üzerine Allah Teala:

“−Doğru söyledin ey adem! Hakıkaten o, Bana göre mahlukatın en sevimlisidir. Onun hakkı için Bana dua et. (Madem ki dua ettin), Ben de seni bağışladım. Şayet Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem- olmasaydı seni yaratmazdım!” buyurdu.” (Hakim, Müstedrek, II. 672; Beyhakı, Delail, V, 488-489)

Muhabbet, insanda kalbin varlığının ilk alametidir. Bu halin kemali ise en layıkına, yani muhabbetin halıkı, Allah Teala ve O’nun sevgili Rasulü’ne duyulan muhabbettir.
 
BEN, GİZLİ BİR HAZİNEYDİM

Mesnevı: “Ey oğul! Bütün dünyayı, ağzına kadar ilimle, güzellikle dolu bir testi bil. Fakat bilesin ki, bu ilim ve güzellik, zuhuru zatının muktezası olan ve zuhur etmemesine imkan bulunmayan Allah’ın Dicle’sinden bir katredir. O gizli bir hazıneydi. Marifetine muhabbet etti. Böylece o hazıne, pek dolu olduğundan yarıldı, kendisini izhar etti. Toprağı, göklerden daha parlak bir hale getirdi. Gizli bir hazıneyken coştu; toprağı, atlas giyen bir sultan haline getirdi.” (c.1, 2860-2863)

Allah, zaman ve mekandan münezzehtir. O, zamansız ve mekansız bir alemde, zatı hakıkati sadece Kendisine malum bir surette mevcuttur. Cenab-ı Hakk’ın bu mevcudiyeti mutlak, diğer yaratılan bütün varlıkların vücudu ise, izafıdir.[1]

Buna göre ezelde yalnız kendi var olan ve var olmak için başka bir var ediciye muhtaç bulunmayan Cenab-ı Hak, insanlar ve cinlerin idrakleri seviyesinde bilinmeyi ve bu bilginin doğurduğu vicdanı bir zaruretle ibadetlerle tekrım olmayı murad eylediğinden, “alem-i kesret” (çokluk alemi) denilen bu cihanı yaratmıştır. Bu gerçek, كُنْتُ كَنْزاً مَخْفِياًّ yani “Ben, gizli bir hazineydim…” (İsmail Hakkı Bursevı, Kenz-i Mahfı) suretindeki hadis-i kudsı ile bildirilmiştir. Bu hadıs-i şerıf, içinde yaşadığımız alemin varlık sebebi ve hikmetini kavramak ve o hikmeti gerçekleştirmeye yönelmek üzere, bütün insanlık için en temel bir hayat düsturudur.
 
ASHAB-I KEHF’İN KÖPEĞİ KITMıR’İN FAZİLETİ

Mesnevı: “Bil ki, içi ilahı aşk ve muhabbetle dolu olmayan insan, ne kadar zavallıdır; belki hayvandan daha aşağıdır. Zıra Ashab-ı Kehf’in köpeği dahı aşk ehlini aradı, buldu, ruhanı bir safaya erişti ve o has kullarda fanı olarak Cennet’i kazandı.” (c.2, 1425; 1428)

Ashab-ı Kehf, Kur’an’da anlatılan mü’min ve muvahhid gençlerden oluşan küçük bir topluluktur. Bu gençler, içlerinde bulundukları toplumun küfür, fesad ve zulmünden uzaklaşarak, ımanları istikametinde yaşamaya gayret etmişler ve bu ımanlarını açıklamaktan çekinmemişlerdir. Ancak o zalim topluluk arasında can emniyetleri kalmadığı için yaşadıkları şehri terk ederek, bir mağaraya sığınmışlardır. Yolda, bir köpek (Kıtmır) de onlara katılmış ve mağarada kendilerine bekçilik yapmıştır. Bu ımanlı gençleri takip eden ülkenin kralı Dakyanus ve askerleri, mağaranın ağzına kadar gelmiş, fakat onları kılıçtan geçirmek yerine mağaranın giriş bölümünü taşlarla kapatarak, onları, bu hal üzre ölüme terk etmiştir. Aradan üçyüz küsur yıl geçmiş, mağaradaki bu gençler Allah’ın bir lütfu olarak bu süre boyunca uyuyakalmışlar ve nihayet uyanmışlardı.

Hazret-i Mevlana, bu ımanlı gençler hakkında Kur’an-ı Kerim’de nakledilen (Kehf Suresi, 9-22. ayet-i kerımeler) kıssada, Kıtmır’in haline dikkat çekerek; gerçek ıman ve aşk ehilleri ile beraberliğin, bir köpeği dahı, “Cennet ehli” olmaya kadar varacak bir safaya eriştireceğini bildiriyor. Böyle kimselerle beraberliğin, bir köpeğe bile hayal ötesi bir nimetin takdir edilmesini zikrederek, bizi onun yerinde bulunabilecek bir insan için, nasıl büyük nimetler takdir edileceğini düşünmeye sevk ediyor. Bu suretle, sadıklarla ve salihlerle beraber olmamızdaki berekete işaret ederek bizleri bu yolda yürümeye teşvik ediyor. Esasen Cenab-ı Hak, Kur’an-ı Kerim’de “…Sadıklarla beraber olunuz.” (Tevbe, 119) buyurduğundan bu keyfiyet, aynı zamanda Kur’anı bir irşaddır.

Nitekim Peygamber Efendimiz, Cennet’te hayvanlar bulunmayacağı halde Kıtmır’in ve farikalarından dolayı birkaç hayvanın Cennet’e girmeyi hak ettiğini haber vermiştir.

Mesnevı:“Muhabbet, bulanık suları berraklaştırır. Gerçek muhabbet, ölü kalbleri diriltir; padişahları bile kul-köle eyler!..” (c.2, 1530-1531)

Mevlana’nın muhabbet için, “Bulanık suları berraklaştırır.” buyurması, aşk ve muhabbetin, insan hayatındaki feyizli neticelerine işarettir.

Hakıkaten muhabbet tahakkuk edince zahmet, rahmete inkılap eder; güçlükler kolaylığa dönüşür. Bir kimse aşkla yöneldiği bir yolda, karşılaştığı güçlükleri aşmak için muhabbet sayesinde bir kudret, liyakat ve dirayet kazanır. Ferdı ve tabiı hayatta bile karşılaşılan zorluklar, yaptığı işi seven insanlar için, muhabbetinin gücü nisbetinde yok olur veya küçülür, ehemmiyetsizleşir. Nitekim ashab-ı kiram, İslam dinine bağlılıkları, Allah’a ve Peygamber Efendimize muhabbetleri sebebiyle, bu yüce dinin tebliği için Çin, Semerkand ve İstanbul gibi uzak diyarlara zorlu, çetin ve çileli seferler yapmışlar, ama bu onları yormamıştır. Zıra sınelerinde taşıdıkları risalet nurunun izleri ve ıman aşkı, bu uzun ve meşakkatli seferlerde çektikleri çileleri kendileri için adeta bir lezzet haline getirmişti. Ferhat’a da dağları delmek, mecazı, fanı aşkı sayesinde bile kolaylaşmış ve o, bu güç işin üstesinden zevkle gelmişti.

Muhabbet, yöneldiği varlığın sevilmeye liyakati ölçüsünde şiddetli olur. Bu bakımdan muhabbetlerin en ulvı ve en feyizlisi, “muhabbetullah”tır, yani kulun Rabbine karşı olan sevgi ve aşkıdır. Çünkü ondan başka büyük bir aşk ile yönelmeye layık hiç bir varlık yoktur ve olamaz. Zıra muhabbetin halıkı, O’dur. Nitekim ayet-i kerımede müminlerin Allah’a olan muhabbetleri anlatılırken:

“…Müminlerin Allah’a olan muhabbetleri ise herşeyden daha ileri ve daha kuvvetlidir…” (el-Bakara, 165) buyurulmaktadır.

İnsanlar en büyük bedeli, aşk sebebiyle öderler. Ferhat’a Şirin için dağları delmek; Mecnun’a Leyla uğruna çöllerde yaşamak kolay gelmiştir. “Mecazı aşk” dediğimiz bu gibi sevgilerin, insanları aşkları uğrunda hayat feda etme derecesinde dehşetli bir diğergamlığa sevk edebildiği düşünülürse, “ilahı aşk” yolunda, binlerce kere can feda etmek bile az kalır. Seven, sevilen yolunda, sevdiği nisbette kendi benliğinden fedakarlık etmeye ve bazen de tamamen vazgeçmeye meyil duyar. Bu sebeple ashab-ı kiram, canını-malını Allah ve Rasulü’nün yoluna feda halinde yaşamışlar, bu hali canlarına minnet bilmişlerdir. Nitekim Hazret-i Peygamberin en ufak bir arzusuna, yürekten “Anam, babam, malım ve canım sana feda olsun ey Allah’ın Rasulü!” diye karşılık vermişlerdir.

Fatih Sultan Mehmed’in askerleri de “Elbette İstanbul fetholunacaktır. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandan, onu fetheden asker ne güzel askerdir!..” (Ahmed bin Hanbel, IV, 335; Hakim, IV, 468/8300) hadıs-i şerıfinin şümulüne girebilmenin canhıraş mücadelesine girmişlerdi. Rum ateşleri ve kızgın yağlar üzerlerine dökülürken Bizans’ın surlarına tırmanıyorlar ve coşkun bir ıman vecd ve heyecanı içinde:

“–Bugün şehid olma sırası bize geldi.” diyorlardı.

Yukarıdaki misallerde de geçtiği üzere beşerı aşklar için yapılan fedakarlıklar hatırlanırsa; insandaki sevme meylinin zirvesi olan aşk halinin, Allah ve Rasulü’ne müteveccih bulunmasının, mü’mini, yani bir Hak aşığını ne hale getireceği hesab edilmelidir. O hal, kendi fanıliğini tüketmek, gerçek kulluğa ulaşmak, yani Allah karşısında yok olup hiçliğini idrak ederek kullukta zirveye ulaşmak demektir.

Ruhaniyet iklımlerinde, ilahı menbadan feyizlenen muhabbetler, binbir rayiha ile meltemlenen cennet bahçelerinin çiçekleri gibidir. Onun, zaman zaman yaprakları dökülse, çiçekleri solsa bile, o, yine baharların tebessümü ile feyz ü bereket ve neşv ü nema bulur.

Ancak layıkını bulamayan muhabbetler ise, fanı hayatın hazin israflarıdır. Mübtezel ve bayağı menfaatlerin kıskacında kalan muhabbetler, kaldırım kenarlarında açan çiçeklere benzer ki, er-geç çiğnenmeye ve mahvolmaya mahkumdur. Sokağa düşürülmüş bir pırlanta, ne kadar talihsizdir! Liyakatsiz bir gönle duçar olmak, ne hazin bir yıkımdır!
 
İLAHİ AŞKA GİDEN YOL

Mesnevı: “Cesedi yakmadan, ilahı aşk ve muhabbet lezzetlerine vasıl olmak mümkün değildir.” (c.1, 22)

Yukarıdaki beyit dolayısıyla ifade ettiğimiz gibi kul, yaratıcısına muhabbetle yöneldiği ve bu muhabbet aşk derecesine yükseltilebildiği takdirde, fanı varlık ve ona bağlı bütün imkanlar gözden düşer, ehemmiyetini kaybeder. Ortada “ben” ve “sen” kalmaz. Benlik gider, fanı varlık Allah’a ait senlikle ihya olur.

Bu gerçeği tersinden ifade etmek istersek, kalbi, dünya ve onun nimetlerinden ve bunlara ait muhabbetten kurtarmadıkça, dünyamızda ilahı aşkın şimşeği asla çakmaz; ilahı lütuflar perdelenir. Muhabbetullah, kalbi dünya muhabbetinden temizlemedikçe tam olarak gerçekleşmez.

Mevlana Hazretleri buyurmuşlardır ki:

“Rüzgar ve topraktan korkan damla gibi olma! Zıra bu ikisi, damlacığı helak eder: Rüzgar onu kurutur, toprak da emer! Fakat o damla denize sıçrayabilse, güneşin hararetinden de kurtulur, rüzgardan ve topraktan da... O damlanın görünen varlığı denizde yok olur, ama zatı ve hakıkati, daimı bir şekilde o denizin bir cüz’ü olarak kalır!

Fanı bir varlık, kendisini bakı bir varlığa teslim edince, o da bakı ve ölümsüz olur! Ey varlık alemine nisbetle bir damla mesabesinde olan kişi!... Kendine gel de, pişman olmadan gerçek saadete nail olabilmek için varlığını Hakk’a ver! Ver de; bir damlacık canına karşılık denize kavuş, o uçsuz bucaksız deniz ol! Kendine gel; varlığını bu yüceliğe feda et, denizin avucuna gir de nefsin dehlizlerinde telef olmaktan kurtul!”
 
MESNEVİ’DE VEFA

Mesnevı: “Aşk, muhabbet, dostluk gibi hususların cümlesi vefaya bağlıdırlar ve daima vefalı olan kimseyi ararlar. Onlar, vefasız bir gönüle asla yaklaşmazlar.” (c.5, 1165)

Vefa, insandaki istikrar halinin bir neticesidir. Mayıs böcekleri gibi yanıp sönen muhabbetlerle bir yere varılmaz. Ruhunda istikrar meyli olan insandır ki, bir defa ilahı aşkın lezzetinden haberdar olunca, o yoldan dönmez ve fanı varlığından vazgeçinceye kadar bu yolda ilerler. Bu istikrara sahip olmayanların kalbi, muhabbetullahı uzun süre taşıyamaz. Böyleleri, sahip olduğu nimetin idrakinde eksik kalmış demektir. İdrak tam olsa, tadılan lezzet, sahibinin ölüm anına kadar devam eden bir vasfı olur.

Bu demektir ki, aşk ve muhabbet, yerleşeceği kalbin zemininde istikrar ve bunun neticesi olan vefayı bulmazsa orada barınamaz. Muhabbetullah ise -şiddeti sebebiyle- yerleşeceği kalplerde bu vasfı bulmadığı takdirde o kalpte tecellı etmez.

Vefa ve fedakarlık, kalbin seviyesini gösteren en mühim pusulalardandır. Fedakarlıktan uzakta kalma ve vefadan mahrumiyet, muhabbet ve dostluğa ihanettir.
 
MESNEVİ’DE MUHABBET

Mesnevı: “Denize kavuşan bir nehirde nehirlik biter, girdiği denizin bir parçası olur.” (c.4, 2619)

“Yediğimiz bir ekmek, bünyemiz içinde erir ve vücudumuzun bir parçası haline gelir. (Seven bir kimsenin varlığı da, duyduğu muhabbetin şiddeti kadar, sevdiğinde kaybolur.)” (c.1, 3166)

“Aşk olmasaydı, varlık nerden olurdu? Ekmek nasıl olurdu da kendini sana verirdi; gelir, senin vücuduna katılırdı da, sen olurdu?

Ekmek kendini sana verdi, sen oldu! Neden böyle oldu? Aşktan, istekten! Yoksa, ekmeğin senin bedeninde can olmasına yol verirler miydi?

Aşk, ölü ekmeğe bile can bağışlıyor; fanı olan canını sana katıyor, ebedıleştiriyor!” (c.5, 2012-2014)

Muhabbet, seven ile sevileni aynıleştirir veya biri diğerini benliğinde yok eder.

Muhabbet arttıkça, yöneldiği varlıkla alakalı her şeyi içine almaya başlar ve onlara nüfuz ile sirayet eder. Mesela bir kimseyi şiddetle seven, onun doğduğu şehre, o şehrin insanlarına veya sevdiği insanın hallerine benzer haller taşıyanlara, onun ismini taşıyanlara… ilh. derece derece muhabbet eder. Buna muhabbetin “şuurı derinlik” kazanması da denir. Pakistan’ın meşhur mütefekkiri Muhammed İkbal, Mevlana Celaleddin Rumı’ye o kadar muhabbet halinde idi ki, uçağı Türk hava sahanlığına girdiği zaman heyecandan gayr-i ihtiyarı ayağa kalkmış:

“–Şimdi Mevlana’nın yurduna girdik!..” demiştir.

Yesrib’i, “Medınetü’n-Nebı” yapıp gönüllerde taht kurmasını temin eden unsur, bağrında şefkatle bastığı ahirzaman Peygamberinin bulunmasıdır. Hazret-i Peygamber ve onun şehri “Medıne” anıldıkça, gönüllere ılık bir meltem eser. Yine Uhud’u yüzbinlerce dağdan ayırıp sevimli kılan da Peygamber Efendimizin ona olan hususı muhabbetidir.

Böyle bir muhabbet, genişleyip bütün varlıkları içine aldığı zaman, onun adı “mutlak aşk” olur. Bütün varlıkların kendisine bağlanabildiği tek varlık ise Cenab-ı Hakk’tır. Çünkü onların hepsi, Allah’ın, halık (yaratıcı) sıfatından bir nebze alarak “var” olmuşlardır. Öyleyse aşkın insan anlayışına göre zirvesi demek olan gerçek aşk, muhabbetin ancak Allah’a yönelmesi ile gerçekleşebilir. O derecede ki, Allah’la irtibatları dolayısıyla bütün varlıklar o muhabbetin içine girerler. Hakk’ın nazarıyla mahlukata bakış tarzı başlar. Yılan ürkütücü olmaktan çıkar. Bu ölçüyle bakıldığı zaman mutlak aşk, ancak ve ancak Allah’ın güç yetirebileceği bir fiildir.

Biz, Allah’a ait başka sıfatları da çeşitli varlıklara, özellikle insana izafe ederiz. Mesela bir kimseye “alim” veya “adil” deriz. Böyle derken insanın Allah gibi ilim sahibi veya adaletli olduğunu iddia etmeyiz. Eğer bunu kasdetsek, şirk olurdu. Çünkü biz, bu sıfatları Allah’tan başkası için kullanırken, Allah’ın “muhalefetün li’l-havadis”, yani yaradılmış olan hiçbir şeye benzememe sıfat-ı ilahiyyesini hiçbir zaman unutmayız. Bu sözlerimizle alim veya adil dediğimiz bir kimsenin, beşerı güç ve kapasitesi kadar bu ilahı sıfatlardan nasib aldığını ifade etmek isteriz. Aşk da aynen böyledir. Bu sebeble, gerçekte “aşık” da “ma’şuk” da Cenab-ı Hakk’tır.

Fanı olan insan; Allah’ın rahmet, merhamet ve muhabbetiyle kuşattığı kainata, bu rahmet ve bereketin tecellısi olan bir nasiple yönelebildiği kadar “aşık” sayılır. Bu hale gelenin makamı, “fenafillah”tır. Yani o, kendi benliğini Allah’ta yok etmiş, her türlü iddiadan arınmış, fanıliğin zirvesine ve lezzetine varmış demektir. Damla, deryanın lezzetini tattığı anda rahmet denizinden bir nasıb almış ve deryaya kavuşmuştur.

Hak dostları bu hali ne güzel ifade ederler:

“Sen çıkınca aradan

Kalır seni Yaradan”
 
MESNEVİ’DE AŞK

Mesnevı: “aşıklık ister nefsanı olsun, ister ruhanı olsun, sonunda bizi ötelere götürecek bir rehberdir.” (c.1, 111)

“O, ölümsüz olan, bakı olan Allah aşkını seç ki, o canına can katan mana şarabını sana lutfetsin, sana hayat versin.” (c.1, 219)

“Sen öyle büyük bir varlığın aşkını seç ki, bütün peygamberler, O’nun aşkıyla kudret ve kuvvet buldular, şeref ve saadete erdiler.” (c.1, 220)

Aşkın meşru olan her türlüsü, insanı fedakarlığa alıştırdığı ve benliğinden kurtardığı için muteberdir ve ayrıca insanın ulvıleşmesine de rehberlik eder.

Mal, evlad ve eşler; Allah’ın sınırlarını tayin ettiği bir ölçü içinde ve Allah için sevilirse, ulvı gayelere ulaştıracak bir basamak; ilahı vuslata erdirecek bir antrenman olur. Ancak Rabbimizin lutfettiği bu sevgiyi, nefsanı arzuların elinde oyuncak yapmak ve kalbinde büyütüp onu adeta putlaştırmak da asla kabul edilemez. Geminin altında bulunan ve onun seyrü seferine yardımcı bulunan suyu; geminin içine taşımaya kalkmak, onun batışını hazırlamaktır.

Kalbin, Allah’tan başka hiçbir şeye “aşk” sayılacak bir derecede muhabbet beslemesi, aslında gerçek bir mümin olmak için uygun görülmez. Bu fanı aşklar, ilahı aşka bir istasyon olduğu takdirde hoş görülür. Kalp, Allah’tan gayri bir varlıkla aşırı bir ünsiyet peyda eder, ona muhabbetle takılıp kalır ve kalpte iyice kökleşip yerleşirse, bu, şirk olur. ayet-i kerımede:

“Heva ve hevesini ilah edinen kimseyi gördün mü?” (el-Furkan, 43; ayrıca bk. el-Casiye, 23) buyrulur.

İlahı muhabbette bir zemin teşkil etmek ve kalbi muhabbetullaha istidatlı kılmak hususunda bir role sahip olan bu gibi mecazı aşklarda, yahut şiddetli bağlılıklarda, en ziyade mala ve evlada yönelik muhabbet tehlike teşkil ettiği için, Kur’an-ı Kerim’de “Mallarınız ve evladınız, sizin için fitnedir…” (el-Enfal, 28) buyrulmuştur. Bu fitne tehlikesi, mal ve evlada duyulan muhabbetteki meylin şiddeti ve istikrar ihtimalini gösteren bir durumdur. Yoksa gelip geçici bir istasyon olmak şartıyla meşru hudutlar içerisinde mahluka muhabbet caizdir. Hatta kalbin muhabbetullaha istidad yönünden bir antrenmanı (temrini) demek olduğundan hoş görülüp izin verilmiştir.
 
“GÖNÜL VERMEYİNCE, SEN GÖNÜL BULAMAZSIN”

Mesnevı: “Ey dost, aşıkların hayatı ölmektedir. Gönül vermeyince, sen gönül bulamazsın.” (c.1, 1751)

Yukarıda ifade ettiğimiz gibi aşık, maşukunda fanı olmak meyliyle doludur. Ondan lezzet alır. Ashab-ı Kiram, bütün imkanlarını vasıta telakkı ederek fedaya hazır hale getirdiler. Allah Rasulü’nün en ufak bir arzusuna:

“–Canım, malım senin uğrunda feda olsun, Ya Rasulallah!” dediler. Bu halin gerçekleşmesi, kalbin, muhabbetullaha aid arzusunun had safhada tatminidir. Bu keyfiyetten bir zerre miktarı nasib alma bahtiyarlığına eren kelebekler, “pervane” adını almışlar ve bu ışığa meftunlukları sebebiyle kendilerini yakıp kül ederek aşklarını ispat etmişlerdir. Bu gerçeği Muhammed İkbal bir şiirinde ne güzel anlatır:

“Bir gece, kütüphanemde bir güvenin, pervaneye şöyle dediğini duydum:

«–İbn-i Sına’nın kitapları içine yerleştim. Farabı’nin eserlerini gördüm. (Onların bitmek bilmeyen kuru satırları ve o satırlardaki solgun harflerin arasında gezindim ve kemirdim. Bu meyanda Farabı’nin faziletliler şehri manasına gelen Medınetü’l-Fazıla’sını sokak sokak, cadde cadde dolaştım. Fakat) bu hayatın felsefesini bir türlü anlayamadım. Kabuslu çıkmaz sokakların hazin bir yolcusu oldum. Bir güneşim yok ki, günlerimi aydınlatsın...»

Güvenin bu feryadına mukabil, pervane güveye yanık kanatlarını gösterdi:

“–Bak!” dedi. “Ben bu aşk için kanatlarımı yaktım.” Sonra da şöyle devam etti:

«–Hayatı daha canlı kılan çırpınış ve muhabbetlerdir; hayatı kanatlandıran da aşktır!..»”

Yani pervane, güveye yanık kanatlarını göstererek hal lisanı ile:

“–Sen bu felsefenin müteverrim (veremli) çıkmaz yokuşlarında helak olmaktan kendini kurtar! Mesnevı’nin aşk, vecd ve feyz dolu mana deryasında nasiplenerek vuslata kanatlan!..” demekteydi.

Aşk, çırpınışla başlar. Hayat okyanusunu aşıp vuslata erebilmek, hep bu aşk ve vecd çırpınışlarının feyizli ve bereketli zemininde gerçekleşir.
 
EZELİ MUHABBET VE VARLIK NURU

Hadis-i kudsı olarak meşhur olmuş bir rivayette buyurulur:

“Ben gizli bir hazineydim. Bilinmemi arzu ettim. (marifetime muhabbet ettim) de (bu) kainatı yarattım.” (İsmail Hakkı Bursevı, Kenz-i Mahfı)

Bu beyan çerçevesinde kainat ve bütün varlıklar, ilahı muhabbetle meydana gelmiştir. Onun için kainata gönül gözü ile bakabilenler, bütün eşyayı, varlıkları; aşk ve muhabbetin bir tezahürü olarak görürler. İdrak ederler ki, Allah Teala, bütün varlıkları kendisinin sanat ve kemaline delil olarak yaratmıştır. İlahı bir sanat harikası olan insanın varlığı da, aşk ve muhabbetin kamil bir tezahürü olmuştur.

Hazret-i Mevlana, aşk ve muhabbetin insan için ehemmiyetini Mesnevı’sinde şu şekilde ızah eder:

“Bil ki, içi ilahı aşk ve muhabbetle dolu olmayan insan ne kadar zavallıdır; belki de hayvandan daha aşağıdır. Zıra Ashab-ı Kehf’in köpeği dahı aşk ehlini aradı, buldu. Ruhanı bir safaya erişti ve o has kullarda fanı olarak cenneti kazandı.”

Yine Hak dostları bilirler ki, varlıkların zuhuruna vesıle olan ezelı muhabbetin goncası:

“–Habıbim! Sen olmasaydın bu alemleri yaratmazdım.” hitabına mazhar olan varlık Nuru, Hazret-i Muhammed Mustafa -sallallahu aleyhi ve sellem-’dir. Bu sebeple kainat O’na ithaf edilmiştir.
 
NÜBÜVVET TAKVİMİNİN İLK VE SON YAPRAĞI

Hazret-i Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-, nuruyla Hazret-i adem’den önce, bedeniyle de bütün peygamberlerden sonra zuhur etmekle, nübüvvet takviminin ilk ve son yaprağı olmuştur. Dolayısıyla O, yaradılış itibariyle ilk, zaman itibariyle son, peygamberdir.

Bütün varlıkların sebebi, nur-i Muhammedı olduğundan, Cenab-ı Hak, Hazret-i Peygamberi “Habıbim” hitabına mazhar olacak bir liyakatte yaşatmıştır. Rabbimiz, Sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizin müstesna ve mutena hayatını, zahiren ve batınen en güzel bir şekilde terbiye ederek, O’nu bütün insanlığa bir armağan olarak lutfetmiştir.

Rasulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’in sıreti ve mübarek şahsiyeti, sırf insan idrakine sığabilen tezahürleri ile dahı, beşerı davranışlar manzumesinin en ulaşılmaz zirvesini teşkil eder. Zıra Allah -celle celalühu-, O mübarek varlığı, bütün insanlığa bir “Üsve-i Hasene” yani en mükemmel bir ahlak numunesi olarak yaratmıştır. Bundan dolayıdır ki, O’nu, insan topluluğu içinde acziyet bakımından en altta bulunan “yetim çocukluk”tan başlatarak, hayatın bütün kademelerinden geçirip, kudret ve salahiyet bakımından en üst noktaya, yani devlet reisliği ve peygamberliğe kadar yükseltmiştir. Ta ki, beşeriyet kademelerinin herhangi bir yerinde bulunan herkes, O’ndan kendileri için en mükemmel fiilı davranışları örnek alıp, O’nu kendi iktidar ve istıdadı nispetinde gerçekleştirmeye meyledebilsin.

Esasen Cenab-ı Hak, O’nu peygamberlikle vazifelendirdiği andan itibaren, kıyamete kadar gelecek bütün insanlara bir “örnek” olarak gönderdiğini beyan buyurmaktadır:

“Andolsun ki, Allah’ın Resulü, sizin için, Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok zikredenler için güzel bir örnektir.” (el-Ahzab, 21)

Bu demektir ki, bütün insanlık ımanı ve ahlakı, daha emin bir tabirle, tasavvufı davranış mükemmelliğine ulaşabilmek için, o mübarek varlığın hayat ve faaliyetlerini layıkıyla öğrenmek mecburiyetindedir. Her insan, öğrendiklerini kendi istıdadı nisbetinde taklıde yönelmelidir. Bu ise, O’na duyulan muhabbet ve O’nun ruhaniyetine bürünebilme nispetinde gerçekleşir.

Allah Rasulü -sallallahu aleyhi ve sellem-, peygamberlikten önce de tevhid muhtevası içinde asılane bir hayat yaşamıştır. Bilhassa, peygamberlik vazifesinin kendisine verilmesinin yaklaştığı zamanlarda, kendini daha çok Allah -celle celaluhu-’ya gerçek bir kul olmaya adamıştı. Hira (Nur) dağında uzun müddet inzivalara çekilmiş ve derin tefekkürlere dalmıştı.

Bu inzivanın sebebi, zahirde halkın içine düştüğü sapıklık, zulüm ve sefaletten gönlüne akseden ızdırap ve bütün alemleri içine alan merhameti idi. Hakıkatte ise, insanlığa ebedı bir meş’ale olan Kur’an’ın, Allah katından, Peygamber Efendimizin kalb-i şerıfi vasıtasıyla insanlığa ulaştırılmasını sağlayacak bir hazırlık safhasıydı.

Zıra ayet-i kerımede,

“De ki: Cebrail’e kim düşman ise, şunu bilsin ki, Allah’ın izniyle Kur’an’ı senin kalbine bir hidayet rehberi, önce gelen kitapları tasdık edici ve mü’minler için de müjdeci olarak o indirmiştir.” (el-Bakara, 97) buyrulmuştur.

Bu tecellı ve tezahürlerle onun kalb alemi, gerçek bir safiyete ererek, vahyi telakkı edebilecek bir seviyeye ulaştı. Vahye hazır hale gelen o mübarek kalb, altı ay müddetle “sadık rüyalar” şeklinde tecellı eden manevı işaretler ve ilhamlara mazhar oldu. Böylece kendisine maneviyat aleminden esrar perdeleri aralandı. Bu hal, vahye muhatap olmanın, sıradan kullar için tahammülü imkansız ağır yükünü taşımak hususundaki yaratılışında mevcut, ama gizli halde bulunan kabiliyet ve istıdadının zahire çıkma mevsimi idi. Tıpkı, ham demirin içindeki istidat ile çelikleşmesi gibi…

Kısaca Fahr-i Kainat Efendimiz, bütün peygamberlerin salahiyet ve vazifelerinin cümlesini, şahsiyet ve davranışlarında cem etti. Neseb ve edeb asaleti, cemal ve kemal saadeti onda zirveye ulaştı. Ahkam vaz’ etti. “Kalbi tasfiye” ve “nefsi tezkiye” keyfiyetini ta’lim edip, berrak bir kalb ile Cenab-ı Hakk’a karşı yapılacak kulluk ve duayı öğretti. En güzel ahlakı yaşayarak, insanlığa en mükemmel numune oldu.
 
TASAVVUFUN ÖZÜ

Tasavvuf, özü itibariyle gönül alemimizin selım (temiz, şeffaf, berrak, hastalıksız) bir hale gelip, marifetullah (Allah’ın kalb ile tanınması) ve muhabbetullahtan hisse alacak bir seviyeye ulaşabilmesi ve bu sayede ilahı vuslata medar olabilecek bir kıvama gelebilmesidir. Peygamber Efendimiz’e, vahyi telakkıde uygulanan manevı eğitim, kalb tasfiyesi ve nefs tezkiyesinin zeminini teşkil etmektedir.

Henüz vahiy gelmeden önce, belli bir kalbı ve ruhı seviyeye ulaşmış olan Peygamber Efendimiz, ulvı bir hayatın ve yüksek bir ahlakın içindeydi. Lakin, ilahı bir talimat ile Hira Mağarası’ndan döndüğünde, eski hayatını fersah fersah aşan yüce bir merhaleye ulaşmış bulunuyordu. Böylece yüce Rabbiyle derin ve kuvvetli bir kalbı irtibata geçmiş, tevhid ve marifetullah nurunu bütün zerrelerine sindirerek, kullukta takva ve huşuun zirvesine ulaşmıştır. Öyle ki, geceleri ayakları şişinceye kadar gözyaşları içinde kulluk ve ibadete devam etmiş, gözleri uyusa bile kalbi daima uyanık kalmış, Allah’ın zikrinden, tefekkür ve murakabesinden bir an bile uzak kalmamıştır.

Allah’ın lütfu sayesinde ulaştığı bu kalbı kıvam ve kemalle, bütün beşeriyete hidayeti ulaştırabilme iştiyakı içinde din-i mübıni tebliğe devam etmiş, kendisine tevdı edilen bu ilahı emaneti ıfa şuuru, O’nu zirvelerin zirvesi haline getirmiştir. Vazifesini yerine getirmesine manı olacak bütün dünyevı teklifleri tereddütsüz reddetmiş ve Hakk’a kulluğu her şeyin üzerinde kabul etmiştir.

Esasen, ilk olarak alemlerin Rabbine hamd ile başlayan, neticede de kalbi kötü duygu, düşünce ve vesveselerden arındırıp, bütün mahlukatın yegane Rabbine kayıtsız şartsız sığınmayı emrederek son bulan Kur’an-ı Kerım, kıyamete kadar insanlığa hidayet rehberi olmuştur. İnsanlığın fiiliyattaki rehberi ise Peygamber -aleyhissalatü vesselam- ve O’nun bir hayat boyu ta’lim ettiği sünnet-i seniyyesidir.

Bilmelidir ki, Allah’a muhabbet deryasına götürecek olan yegane rahmet ve muhabbet pınarı, Hazret-i Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’dir. Öyle ki, Hazret-i Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-’e muhabbet, Allah’a muhabbet; O’na itaat Allah’a itaat; O’na isyan ise Allah’a isyan mahiyetindedir. Buna göre Hazret-i Peygamberin muazzez varlığı, beşer için bir muhabbet melcei, yani sığınağıdır.

İşte tasavvuf, -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in mübarek hayatıyla zahiren ve batınen bütünleşerek, engin bir muhabbetle kaynaşmaktan ibarettir. Çünkü Rasulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’in her hali tasavvuftur.

Diğer bir ifadeyle tasavvuf; bir yüce nasıbin, adem -aleyhisselam-’a “ruh üfürülmesi”yle başlayan, ahir zaman Nebısindeki kemal tezahüründen, muhabbet dolu kalblere akseden feyz şebnemlerinden ibarettir.

Dipnotlar:

[1] Bu hükümdeki “alem” sözü Allah katındaki hakıkatin, insan idraki seviyesine indirilmesi için mecazen ve zarureten kullanılagelmiştir. Aynı şekilde, ezel (zamanda başı olmamak) ve ebed (zamanda sonu olmamak) gibi kelimeler de Cenab-ı Hakk’a izafe edilerek kullanıldığı zaman, böyledirler.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Ab-ı Hayat Katreleri, Erkam Yayınları
 
Geri
Üst