Neler yeni

Foruma hoş geldin 👋, Ziyaretçi

Forum içeriğine ve tüm hizmetlerimize erişim sağlamak için foruma kayıt olmalı ya da giriş yapmalısınız. Foruma üye olmak tamamen ücretsizdir.

🌹Hayat veren de O, öldüren de O’dur. Gece ile gündüzü aksamadan peş peşe getiren de O’dur. Hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız? Müminûn / 80. Ayet 🌹

Bakara / 183. Ayet

Peygamberimizin Ahlakı ile İlgili Hadisler

Admin
PEYGAMBERİMİZİN KADINLARA MAMELESİ

Cahiliye devrinde kadınlar, hanımlık haysiyetini rencide edici bir muamele görüyorlardı. Fahişe olurlar endişesiyle kız çocukları, merhametsizce diri diri toprağa gömülüyordu. Taşlaşmış vicdanlarla, cehaletin sebep olduğu bir musıbetten korunmak için daha kötü bir cinayet irtikab ediliyordu. Nitekim Cenab-ı Hak, Kur’an-ı Kerım’de Nahl Suresi’nin 58. ayet-i kerımesinde onların hallerini şu şekilde tasvır eder:

“Onların birine kız (çocuğu) müjdelendiği zaman öfkesinden yüzü simsiyah kesilir!”

Kadın ve kızlar, onur kırıcı biçimde bir eğlence aleti gibi görülerek aşağılanıyordu.

Rasulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in emri ile hanımlar hukuku tesis edildi. Kadın, toplumda iffet ve fazıletin bir örneği oldu. Annelik müessesesi, şeref buldu.

“Cennet annelerin ayakları altındadır!”[26] hadıs-i şerıfindeki iltifat-ı Muhammediyye ile de kadın, layık olduğu değere kavuştu. Hazret-i Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in kadınlara olan nezaketine ait şu misal ne güzeldir:

Bir seyahatte Enceşe adlı bir hizmetçi şarkı söyleyerek develeri hızlandırdı.[27] Hazret-i Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- de, hızlanan develer üstündeki hanımların zayıf vücutları incinebilir düşüncesiyle, zarıf bir teşbihte bulunarak:

“Ya Enceşe! Dikkat et, camlar kırılmasın!” buyurdular. (Buharı, Edeb, 95; Ahmed, III, 117)

Hazret-i Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- diğer hadıs-i şerıflerinde şöyle buyurmuşlardır:

“İki zayıf kimsenin, yani yetimle kadının hakkını zayı etmekten herkesi şiddetle sakındırıyorum.” (İbn-i Mace, Edeb, 6)

“Bir mü’min, hanımına buğzetmesin. Onun bir huyunu beğenmezse, bir başka huyunu beğenir.” (Müslim, Rada, 61)

Çünkü hakıkatte kadın, buğza müstehak bir dikenlik değil, aşk ve muhabbete layık bir gülistandır. Ona dair sevgi de bizzat Allah tarafından bahşedilmiştir. Nitekim Hazret-i Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- bu hususta da şöyle buyururlar:

“Bana dünyanızdan, kadın ve güzel koku sevdirildi; namaz da gözümün nuru kılındı.” (Nesaı, Işretü’n-Nisa, 10; Ahmed, III, 128, 199)

İnsanın yaratılış mahalli olan kadının Hazret-i Peygamber’e sevdirilmesi, gaflet gözüyle değerlendirilmemelidir.[28] Bilmeli ki bu sevgi, Cenab-ı Hakk’ın fıtrata koyduğu ve ancak ilahı sevgiye amade bir muhabbet basamağıdır. Dolayısıyla asla kadına karşı süflı bir düşkünlük değil, aksine onlara hak ettikleri ulvı değeri vermektir. İnsanlık tarihinde kadın, böyle yüksek bir kıymete ancak İslam’ın yüce iklıminde nail olmuştur. İslam’ın dışında kadına değer verdiklerini iddia eden bütün sistemler, ona sadece vitrin malzemesi olarak kıymet vermekte, arka planda ise kadını ancak ekonomik ve nefsanı bir meta olarak kullanıp ezmekte ve tüketmektedir.

Bu itibarla kadına bakış açısı, bugün insanlığın yeniden İslam’ın bereketli ve ulvı zemininde ele alınmalı ve gerçek mecrasına oturtulmalıdır. Kadın ve erkek, ilk yaratıldığı andan itibaren birbirini tamamlayan iki engin alemdir. Ancak bu tamamlamada kadına Hak tarafından daha tesirli bir rol verilmiştir. Öyle ki, toplumları berbat eden de, abad eden de kadındır. Bu itibarla İslam nazarında abad eden kadını yetiştirmek en büyük ideal olmuş ve hadıs-i şerifte şöyle buyrulmuştur:

“Her kim üç kız çocuğunu veya kız kardeşlerini himaye edip büyütür, güzelce terbiye eder, evlendirir ve onlara lutuf ve iyiliklerini devam ettirirse, o kimse Cennetliktir.” (Ebu Davud, Edeb, 120-121/5147; Tirmizı, Birr, 13/1912; Ahmed, III, 97)

Bir başka hadıs-i şerıfte de Hazret-i Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- :

“Her kim iki kız çocuğunu yetişkinlik çağına gelinceye kadar büyütüp terbiye ederse, kıyamet günü o kimseyle ben, şöyle yan yana bulunacağız.” buyurmuş ve şehadet parmağı ile orta parmağını bitiştirmiştir. (Müslim, Birr, 149; Tirmizı, Birr, 13/1914)

Sonra da saliha olarak yetişen bir kadının değerini şöyle vurgulamıştır:

“Dünya, geçici bir faydadan ibarettir. Onun fayda sağlayan en hayırlı varlığı; dindar, saliha bir kadındır.” (Müslim, Rada, 64; Nesaı, Nikah, 15; İbn-i Mace, Nikah, 5)

Umumiyetle büyük insanların arkasında daima saliha bir kadın vardır. Mesela Hazret-i Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in ilk tebliğinde kendisine ilk ve en büyük destek, Hazret-i Hatice validemiz olmuş ve Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- onu ömür boyu unutamamıştır. Keza Hazret-i Ali’nin muvaffakıyetlerinde Hazret-i Fatıma annemizin rolü aşikardır.

Yani saliha bir kadın, dünyanın en büyük ve hayırlı nımetidir. Bu itibarla Peygamber Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- hayırlı bir kimse olmanın şartının, kadınlara karşı hayırlı davranmak olduğunu şöyle ifade buyurmuşlardır:

“Mü’minlerin ıman bakımından en mükemmeli, ahlakı en iyi olanıdır. Sizin en hayırlılarınız da, kadınlarına karşı ahlaken en hayırlı olanlarınızdır.” (Tirmizı, Rada, 11/1162)

Hal böyleyken kadını sadece bir zevk vasıtası görmek, onu nefsanı arzu ve heveslerin metaı olarak telakkı etmek ve onun sadece cismanı özelliğiyle alakadar olmak, büyük bir sefalettir. Kadını tanımamaktır. Allah’ın kadına verdiği yüksek hususiyetlere karşı körlüktür. Bugün kadının, tüketim dünyasında deşifre edilerek bir reklam aracı olarak istismar edilmesi, onun haysiyeti itibarıyla ne kadar acı ve onur kırıcı bir durumdur.

Oysa kadın, toplumun gerçek mımarı olarak yetiştirilmelidir. O, fatihler büyüten bir semavı kucak olmalıdır. Bizleri bir müddet karnında, sonra kollarında, ölünceye kadar da kalplerinde taşıyan böyle gerçek annelere sevgi ve saygı hususunda onlara denk olacak başka bir varlık yaratılmamıştır. Kendisini ailesine hasr ve hibe eden vefakar anne; engin bir sevgiye, derin bir saygıya, ömürlük bir teşekküre layıktır.

Güzel kokuya gelince, onun Hazret-i Peygamber’e sevdirilmesinin hikmeti, ruha verdiği incelik ve derinliktir. Güzel koku, meleklerin de hoşlandığı tatlı bir huzur meltemidir. Ayrıca temizlik nişanesidir. Çünkü temiz olan güzel kokar. Nitekim Hazret-i Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in mübarek tenleri de her zaman gül kokusuyla ıtırlanmış haldeydi. adeta gül, O’ndan damlayan mübarek terlerden meydana gelmişti. O güller şahı, bir çocuğun başını okşasa, uzun müddet o yavrucağın başı misk kokardı.

Namaz’a gelince, o da Hazret-i Peygamber’in gözünün nuru kılındı. Çünkü namaz, Allah ile mülakattır ve O’nu görürcesine yapılan bir ibadettir. Bu itibarla da göz nurudur.
 
PEYGAMBERİMİZİN YETİMLERE MUAMELESİ

Cenab-ı Hakk’ın, Sevgili Rasulü’nü bir “yetim” olarak dünyaya göndermesi, yetimliğe apayrı bir değer kazandırmıştır. Allah Rasulü -sallallahu aleyhi ve sellem- yetimler üzerine büyük bir şefkatle titrerdi. Kur’an-ı Kerım’de de yetimin muhafazasına dair pek çok ayet-i kerıme mevcuttur.

Allah Teala, yetimlere karşı hassas olmayı telkın ederek şöyle buyurmuştur:

“Sakın yetime kahretme! (Kötü muamelede bulunup onu ezme!)” (ed-Duha, 9)

Hadıs-i şerıflerde şöyle buyrulur:

“Müslümanlar içinde en hayırlı ev; içinde yetime iyi muamele edilen evdir. Müslümanlar içinde en kötü ev de yetime kötü muamele edilen evdir.” (İbn-i Mace, Edeb, 6)

“Bir kimse, müslümanların arasında bulunan bir yetimi alarak yedirip içirmek üzere evine götürürse, affedilmeyecek bir suç işlemediği takdirde, Allah Teala onu mutlaka cennete koyar.” (Tirmizı, Birr, 14/1917)

“Bir kimse sırf Allah rızası için bir yetimin başını okşarsa, elinin dokunduğu her saç teline karşılık ona sevap yazılır...” (Ahmed, V, 250)

Rasulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- toplumdaki kırık kalplere karşı, gerekli ictimaı vazıfelerin yapılmasını ısrarla tavsiye ederlerdi. Nitekim bu hususta:

“Kim mes’uliyeti altındaki kız veya erkek yetim çocuğuna iyi davranırsa; o ve ben cennette beraber bulunacağız.” buyurarak iki parmağını yan yana getirmişlerdi. (Buharı, Edeb, 24)

Kalbinin katılığından şikayet eden bir sahabıye de şu tavsiyede bulundular:

“Eğer kalbinin yumuşamasını istiyorsan fakiri doyur, yetimin başını okşa!” (Ahmed, II, 263, 387)

Yine şefkat ve merhamet zirvesi Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- buyurmuşlardır ki:

“Ben her mü’mine kendi nefsinden daha ileriyim, daha üstünüm. Bir kimse ölürken mal bırakırsa o mal kendi yakınlarına aittir. Fakat borç veya yetimler bırakırsa, o borç bana aittir; yetimlere bakmak da benim vazifemdir.” (Müslim, Cum’a, 43. Ayrıca bkz. İbn-i Mace, Mukaddime, 7)
 
PEYGAMBERİMİZİN HAYVANLARA MUaMELESİ

Rahmet Peygamberi’nin her davranışı rahmet ve muhabbet temelleri üzerinde idi. Çünkü O, yaratılanlara şefkatle yaklaşmış ve her muhtacın ihtiyacını gidermiştir. Bu engin muhabbet deryasından hayvanat dahı nasıbini almıştır. Nitekim cahiliye devrinin insanları, hayvanlara da çok insafsız ve merhametsiz davranırlardı. Canlı iken hayvanların -acımasızca- etlerini kesip yerler, hayvan dövüştürme müsabakaları tertib ederlerdi. Bu vicdan zedeleyici manzaralara Hazret-i Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- son verdi. Ebu Vakıd -radıyallahu anh- anlatıyor:

“Rasulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Medıne’ye geldiği zaman, Medıneliler, diri olan devenin hörgücünü kesiyor, koyunların da butlarından koparıp yiyorlardı. Rasulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- buna manı olarak:

«–Hayvan diri iken ondan her ne kesilmiş ise, bu meyte (laşe) hükmündedir, yenilmez.» buyurdu.” (Tirmizı, Sayd, 12/1480)

Hazret-i Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- bir gün yolda yüzü dağlanmış bir merkep gördü, üzüldü ve:

“Allah’ın laneti onu dağlayanların üzerine olsun!” buyurdu. (Buharı, Zebaih, 25)

Yuvasından yavrularını alarak anne kuşu tedirgin eden kimselere:

“−Kim bu zavallının yavrusunu alarak ona eziyet etti, çabuk yavrusunu geri verin!” buyurdu. (Ebu Davud, Edeb, 163-164/5268)

Bir defasında Rasulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Mekke’ye gitmek üzere ihramlı olarak Medıne’den çıkmıştı. Üsaye mevkiine geldiğinde, bir gölgede kıvrılıp uyumakta olan bir ceylan gördü. alemlerin Efendisi -sallallahu aleyhi ve sellem- ashabından bir şahsa, herkes geçinceye kadar ceylanın yanında bekleyip kimseye hayvanı tedirgin ettirmemesini emretti. (Muvatta, Hacc, 79; Nesaı, Hacc, 78)

Yine Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- on bin kişilik muhteşem ordusuyla Mekke’nin fethine giderken, yolda yavrularının üzerine gerilmiş, onları emzirmekte olan bir köpek gördü. Hemen ashabından Cuayl bin Süraka’yı yanına çağırarak onu bu hayvanların başına nöbetçi dikti. Anne köpeğin ve yavrularının İslam ordusu tarafından ürkütülmemesi hususunda tembihte bulundu. (Vakıdı, II, 804)

Bir gün derisi kemiğine yapışmış bir deveyi görünce de sahibine:

“Konuşamayan bu hayvanlar hakkında Allah’tan korkun! Besili olarak binin, besili olarak kesip yiyin!” buyurdu. (Ebu Davud, Cihad, 44/2548)

Yine Allah Rasulü -sallallahu aleyhi ve sellem- Ensar’dan bir kimsenin bahçesine uğramış, orada bir deve görmüştü. Deve, Peygamber Efendimiz’i görünce inledi ve gözlerinden yaşlar aktı. Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- devenin yanına gitti, kulaklarının arkasını şefkatle okşadı. Deve sakinleşti. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- :

“–Bu deve kimindir?” diye sordu. Medıneli bir delikanlı yaklaştı ve:

“–Bu deve benimdir ey Allah’ın Rasulü!” dedi. Fahr-i Kainat Efendimiz:

“–Sana lutfettiği şu hayvan hakkında Allah’tan korkmuyor musun? O senin, kendisini aç bıraktığını ve çok yorduğunu bana şikayet ediyor.” buyurdu. (Ebu Davud, Cihad, 44/2549)

Yine bir gün Rasulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- yolda giderken bir grup insana rastladı. Binek hayvanlarının üzerinde oldukları halde durmuş (muhabbet ediyorlardı.) Onlara şöyle buyurdu:

“Hayvanlarınıza, onları yormadan güzelce binin ve (kullanmadığınız zaman da) güzel bir şekilde istirahat ettirin. Onları yollardaki ve sokaklardaki konuşmalarınız için kürsü edinmeyin (sırtlarında oturarak sohbet etmeyin). Nice binilen hayvan vardır ki, sırtına binenden daha hayırlıdır ve Allah Tebareke ve Teala’yı ondan daha çok zikretmektedir.” (Ahmed, III, 439)

Yine Peygamber Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- bir gün koyun kesen bir adama rastlamıştı. Adam, kesmek üzere koyunu yere yatırdıktan sonra bıçağını bilemeye çalışıyordu. Bu katı ve duygusuz davranış karşısında Rasul-i Ekrem Efendimiz adamı şöyle ıkaz etti:

“Hayvanı defalarca mı öldürmek istiyorsun? Bıçağını, onu yere yatırmadan önce bilesen olmaz mıydı?” (Hakim, IV, 257, 260) Bir hadıs-i şerıflerinde de:

“Size kimin cehennemden, cehennemin de o kimseden uzak olduğunu söyleyeyim mi?” diye sual ettikten sonra:

“O kimseler nazik, müşfik, merhametli, cana yakın ve yumuşak olanlardır.” buyurmuşlardı. (Ahmed, I, 415)

Hazret-i Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- merhametli ve merhametsiz kişilerin durumunu bir hadıs-i şerıflerinde şöyle açıklamaktadırlar:

“Günahkar bir kadın, çölde susuzluktan dili ile kumları yalayan bir köpek görmüştü. Ona merhamet edip ayakkabısı ile kuyudan su alarak köpeğin susuzluğunu giderdi. Cenab-ı Hak da, bu kadının günahlarını affetti. Diğer bir kadın da, kedisini umursamayıp aç bırakmıştı. Hatta yerin haşeratını yemesi için bile ona müsaade etmemişti. Nihayet kedi açlıktan öldü. O kadın da bu merhametsizliği sebebiyle cehennem yolcusu oldu!”[29]

Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- bu ölçülerle bir cahiliye toplumunu Asr-ı Saadet nesli haline getiriyordu. Bir zamanlar insanlara bile muamelesi bozuk olan kimseler, hatta kız çocuklarını diri diri toprağa gömenler, neticede hayvanata kadar uzanan bir merhamet ve şefkat kutbu oluyorlardı.

Zira kendilerine üsve-i hasene / en mükemmel bir örnek şahsiyet olan Allah Rasulü -sallallahu aleyhi ve sellem- küçük bir serçenin hakkına dahı riayet ediyor ve onları tarifsiz bir hassasiyet ile yoğuruyordu.

Yılan ve akrep gibi öldürülmesi gereken muzır hayvanların bile fazla azap çekmemeleri için bir vuruşta öldürülmelerini emrediyor:

“Kim keleri ilk darbede öldürürse ona yüz sevap yazılır. İkinci vuruşta öldürürse daha az yazılır. Üçüncü vuruşta ise bundan da az sevap kazanır.” buyuruyordu. (Müslim, Selam 147; Ebu Davud, Edeb 162-163/5263)

Zararlı hayvanların öldürülmesinde dahı merhamet tavsiye edilmesi, ka’bına varılmaz bir şefkat numunesi değil midir?
 
Peygamberimiz Övünmezdi
Hazret-i Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- yaşadığı bütün bu yüksek kulluk ve ahlak sebebiyle hiçbir zaman övünmezlerdi. Allah’ın kendi üzerindeki nımetlerini sayar; “La fahre: Övünmek yok!” diyerek büyük bir tevazuya bürünürlerdi. (Tirmizı, Menakıb, 1; İbn-i Mace, Zühd, 37; Ahmed, I, 5, 281)

Gururun kaynağı, övülmek ve takdır edilmektir. Bu hal, insanları şımartan sebeplerden biridir. Rasulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- insanların en şereflisi olup Allah’ın medhine nail olduğu halde, sahabesine:

“Bana, «Allah’ın kulu ve Rasulü’dür» deyiniz!” buyurmuştur. (Buharı, Enbiya, 48; Ahmed, I, 23)

İnsanda kul olma özelliği vardır. İnsan, ya eşya ve menfaatlerine, ya da Rabbine kul olur. Rabbine kul olma, insanı, nefsin menfaatlerine ve eşyaya köle olmaktan korur.

Peygamber Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- hayatın zıt yönleri arasında kurduğu dengede, en küçük bir kusur, yetersizlik ve eksiklik göstermemiştir. Tarihte böyle ikinci bir şahsiyet örneği bulabilmek mümkün değildir.

Toplumlarda hayatın bazı kısımlarında maharet ve üstünlüğü olan şahsiyetlere rastlanmaktadır. Hazret-i Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’inki ise bütün üstünlüklerin bir kişide toplandığı yegane örnektir.

En Güzel Örnek: Resulullah
Hasılı O, her hususta gelmiş geçmiş en müstesna ve yüce bir örnek şahsiyetti. Bir ömür:

“1. Kullukta, 2. Muamelatta, 3. Ahlakta” bütün insanlığa ka’bına varılmaz hasletler, fazıletler, gayretler, kısacası, maddı-manevı eşsiz güzellikler armağan etti.

Zira O, ümmetine örnek şahsiyet olmanın mes’uliyetini layıkıyla idrak etmiş bir ebedı saadet rehberiydi.

Bu meyanda O’nun namaza olan hassasiyeti, her şeyin fevkindeydi. Gecenin az bir kısmını uykuda geçirir, mübarek vücudu çoğu vakit yatak görmezdi. Herkes geceleyin tatlı uykularında iken o secdede gözyaşı halinde idi. Ömrünün sonlarına doğru, hastalıkları had safhaya vardığı anlarda dahı gücünü toparlayabildikçe hücre-i saadetinden çıkarak mescide varmış ve namazını cemaatle kılmıştı.

Abdullah bin Şıhhır -radıyallahu anh- Peygamber Efendimiz’in namazdaki huşuunu şöyle anlatmaktadır:

“Bir keresinde Rasulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in yanına gitmiştim. Namaz kılıyor ve ağlamaktan dolayı göğsünden, kaynayan kazan sesi gibi sesler geliyordu.” (Ebu Davud, Salat, 156-157/904; Nesaı, Sehv, 18)

Ramazan orucundan başka mü’minlere farz kılınmış oruç olmadığı halde, Rasulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in hiç oruç tutmadan geçirdiği ay veya hafta pek nadirdir.

Hazret-i aişe validemiz buyuruyor ki:

“Rasul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- bazen sürekli olarak oruç tutardı. Öyle ki, artık bir daha orucu bırakmayacak zannederdik.” (Buharı, Savm, 53)

Her ayın on üç, on dört ve on beşinci günlerinde, Şevval’de altı gün, Muharrem’de aşure orucunu ihmal etmezdi. Bunlara ilaveten pazartesi ve perşembe oruçları da adetiydi.

Zekat ayetiyle de mü’minlere zekat vermelerini, hayır için infak etmelerini emretmişti. Lakin en güzel infakı evvela kendisi tatbık ederdi. Cenab-ı Hakk’ın:

“...Kendilerine verdiğimiz rızıktan Allah yolunda infak ederler.” (el-Bakara, 3) buyruğunu en güzel şekilde yaşar; hayra sarf edilen malı ve takva sahibi ticaret erbabını sena eylerdi.
 
PEYGAMBERİMİZİN SIMA VE AHLAK GÜZELLİĞİ

Hazret-i Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- sureti güzel, sıreti mükemmel, misli yaratılmamış bir vücud-i mübarektir. Allah Rasulü’nün suret ve sıret mükemmelliğini layıkıyla ifade edebilmek mümkün değildir. Nitekim İmam Kurtubı:

“Rasulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in hüsn-i cemali tamamen zahir olmamıştır. Eğer O’nun bütün güzellikleri olanca hakıkati ile gösterilmiş olsaydı, ashabı O’na bakmaya takat getiremezdi.” demiştir.[3]

Hakıkaten, Rasulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- ile devamlı beraber olanlar arasında bile, edeplerinden dolayı O’nun nur cemalini doyasıya seyredebilenler pek azdı. Hatta, sohbet halinde iken, Hazret-i Ebu Bekir ve Hazret-i Ömer dışındaki ashabın hep önlerine baktıkları, Hazret-i Peygamber’le sadece bu iki sahabınin gözgöze gelebildikleri rivayet edilir. Onlar Muhterem Efendimiz’e bakıp tebessüm ederler, Fahr-i Kainat Efendimiz de onlara iltifat edip tebessüm buyururdu. (Tirmizı, Menakıb, 16/3668)

Bu durumu, daha sonra Mısır fatihi ünvanı ile tarihe geçen Amr bin as -radıyallahu anh- ahir ömründe şöyle dile getirmiştir:

“Rasulullah Efendimiz’le uzun zaman birlikte bulundum. Fakat O’nun huzurunda duyduğum haya hissi ve O’na karşı beslediğim tazim duygusu sebebiyle, başımı kaldırıp da doya doya mübarek ve nurlu yüzlerini seyredemedim. Eğer bugün bana; «Bize Rasulullah’ı tavsıf et, O’nu anlat.» deseler, inanın anlatamam.” (Müslim, ıman, 192)[4]

Rasul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in etrafına ıtimat ve huzur telkın eden mübarek yüzü, yüzlerin en güzel ve en temizi idi. Yahudı alimlerinden Abdullah bin Selam, Allah Rasulü -sallallahu aleyhi ve sellem- Medıne’ye hicret edince merakla yanına varmış, vech-i mübareklerine bakınca da:

“Bu yüz asla yalan söylemez!” diyerek Müslüman olmuştu. (Tirmizı, Kıyame, 42/2485; Ahmed, V, 451)

Dipnotlar:
[1] İslamı ilimlerin dayandığı bu temel, “nass” tabir olunan Kur’an ve Sünnet’tir. Sünnet, Rasulullah Efendimiz’in kavlı, fiilı ve takrırı hal ve davranışlarıdır. Kur’an ve sünnetin açık olarak hüküm koyduğu hususlarda ictihada yer yoktur. [2] İctihad, Kur’an ve Sünnet’in açık olarak hüküm beyan etmediği mevzularda, müctehidlerin belli usuller dahilinde yine Kur’an ve Sünnet muhtevası içinde meseleleri çözüme kavuşturmalarıdır. [3] Ali Yardım, Peygamberimizin Şemaili, İstanbul, 1998, s. 49. [4] Ayrıca bkz. Ahmed bin Hanbel, el-Müsned, İstanbul 1992, IV, 199. [5] Bkz. İbn-i Sa’d, et-Tabakatü’l-Kübra, Beyrut, Daru Sadır, I, 121, 365, 422-425; Heysemı, Mecmau’z-Zevaid, Beyrut 1988, IX, 13. [6] Bkz. İbn-i Mace, Et’ime, 30; Taberanı, el-Mu’cemü’l-Evsat, II, 64. [7] Yar-ı Gar: Mağara dostu manasına gelir ve Efendimiz ile Hz. Ebubekir’in Sevr Mağarası’ndaki arkadaşlıklarını ifade eder. Zamanla samimı dostluklar için de kullanılır olmuştur. [8] Bkz. Ahmed, VI, 349; Heysemı, VI, 174; İbn-i Sa’d, V, 451. [9] Vakıdı, Meğazı, Beyrut 1989, II, 854-855. [10] Ayrıca bkz. Ebu Davud, Harac, 33-35/3055; İbn-i Hibban, Sahıh, Beyrut, 1993, XIV, 262-264. [11] Ahmed, ez-Zühd, yy. ts., s. 59. [12] İbn-i Kesır, Tefsıru’l-Kur’ani’l-Azım, Beyrut 1988, I, 42. [13] Ahmed, V, 235; Heysemı, Mecmau’z-Zevaid, Beyrut, 1988, IX, 22. [14] Bkz. Ahmed, II, 298; Taberanı, el-Mu’cemü’l-Kebır, tahk. Hamdi Abdülmecid es-Selefı, Beyrut, Daru İhyai’t-Türasi’l-Arabı, X, 162. [15] Tirmizı, Zühd, 44/2377; İbn-i Mace, Zühd, 3; Ahmed, I, 301. [16] Beyhakı, Şuabü’l-ıman, Beyrut 1990, V, 225 [17] Bkz. Müslim, Nüzür, 8; Ebu Davud, Eyman, 21/3316; Tirmizı, Zühd, 50; Ahmed, IV, 239. [18] Buharı, Menakıb 25, Eyman 3; Müslim, Salat, 119; İbn-i Hibban, IV, 534. [19] Bkz. Müslim, Fedail, 79. [20] Ali el-Müttakı el-Hindı, Kenzü’l-Ummal, Beyrut 1985, IV, 176/10044. [21] İbn-i Abdilberr, el-İstıab, Kahire ts., I, 214-215; İbn-i Esır, Üsdü’l-Gabe, Kahire 1970, I, 295. [22] Bkz. İbn-i Sa’d, II, 197; Buharı, Tıbb, 47, 49; Müslim, Selam, 43; Nesaı, Tahrım, 20; Ahmed, IV, 367, VI, 57; Aynı, XXI, 282. [23] Süyutı, el-Camiu’s-Sağır, Mısır 1321, I, 146. [24] Peygamber Efendimiz bu sözüyle: “Sabah akşam Rab’lerine, O’nun rızasını dileyerek dua edenlerle birlikte candan sabret. Dünya hayatının süsünü isteyerek gözlerini onlardan ayırma. Kalbini Biz’i anmaktan gafil kıldığımız, kötü arzularına uymuş ve işi gücü aşırılık olan kimseye boyun eğme!” (el-Kehf, 28) ayetine telmihte bulunmaktadır. Burada Allah, Rasul-i Ekrem Efendimiz’e, İslam’a ilk önce giren fakir ve düşkünlerle birlikte başlarına gelebilecek sıkıntılara sabretmesini ve onlara muamelesinde oldukça hassas davranmasını emretmiştir. [25] Müslim, Eyman, 36-38. [26] Nesaı, Cihad, 6; Ahmed, III, 429; Süyutı, I, 125. [27] Develer, güzel ses ve tegannıye meftundurlar. Deve çobanları da, sürülerini hızlandırmak için tegannıde bulunurlar. Buna “Hida” denir. [28] Hz. Peygamber’in evliliklerinin hiçbirinde nefsanı bir temayül ve düşkünlük görmek mümkün değildir. O hiçbir kıza gençliğinde de talip olmamış ve kendisine talip olan, 40 yaşında, çocuklu, dul bir hanım olan Hz. Hatice ile evliliği kabul etmiş, ömrünün en zinde yıllarını onunla yaşamıştır. Ondan sonraki evlilikleri yaşlılık zamanlarına denk gelir. (54 yaşından sonra) Bunların hepsi de kendi arzusuyla değil, ilahı emirle gerçekleşmiş ve pek çok ilahı hikmet yanında bilhassa dınin hanımlara öğretilmesi hedeflenmiştir. Üstelik bu evliliklere mazhar olan annelerimizin çoğu yaşlı, çocuklu ve çaresiz kimselerdir. Hasılı Hz. Peygamber’in birden fazla evlilik devresinin hem yaşlılık zamanına hem de peygamberlik vazifesinin yoğun olduğu devreye rastlaması, bu evliliklerin ilahı tayinle ve İslam’ı daha geniş kitlelere rahatça ulaştırma gayesiyle gerçekleştiğini açıkça ortaya koymaktadır. Geniş bilgi için bkz. Osman Nuri Topbaş, Hazret-i Muhammed Mustafa, I, 130-140. [29] Bkz. Buharı, Enbiya, 54; Müslim, Selam, 151, 154; Birr, 133; Nesaı, Küsuf, 14.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Emsalsiz Örnek Şahsiyet, Erkam Yayınları
 

Tema özelleştirme sistemi

Bu menüden forum temasının bazı alanlarını kendinize özel olarak düzenleye bilirsiniz

Zevkini yansıtan rengi seç

Geniş / Dar görünüm

Temanızı geniş yada dar olarak kullanmak için kullanabileceğiniz bir yapıyı kontrolünü sağlayabilirsiniz.

Izgara görünümlü forum listesi

Forum listesindeki düzeni ızgara yada sıradan listeleme tarzındaki yapının kontrolünü sağlayabilirsiniz.

Resimli ızgara modu

Izgara forum listesinde resimleri açıp/kapatabileceğiniz yapının kontrolünü sağlayabilirsiniz.

Kenar çubuğunu kapat

Kenar çubuğunu kapatarak forumdaki kalabalık görünümde kurtulabilirsiniz.

Sabit kenar çubuğu

Kenar çubuğunu sabitleyerek daha kullanışlı ve erişiminizi kolaylaştırabilirsiniz.

Köşe kıvrımlarını kapat

Blokların köşelerinde bulunan kıvrımları kapatıp/açarak zevkinize göre kullanabilirsiniz.

Geri