PEYGAMBERİMİZİN KADINLARA MAMELESİ
Cahiliye devrinde kadınlar, hanımlık haysiyetini rencide edici bir muamele görüyorlardı. Fahişe olurlar endişesiyle kız çocukları, merhametsizce diri diri toprağa gömülüyordu. Taşlaşmış vicdanlarla, cehaletin sebep olduğu bir musıbetten korunmak için daha kötü bir cinayet irtikab ediliyordu. Nitekim Cenab-ı Hak, Kur’an-ı Kerım’de Nahl Suresi’nin 58. ayet-i kerımesinde onların hallerini şu şekilde tasvır eder:
“Onların birine kız (çocuğu) müjdelendiği zaman öfkesinden yüzü simsiyah kesilir!”
Kadın ve kızlar, onur kırıcı biçimde bir eğlence aleti gibi görülerek aşağılanıyordu.
Rasulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in emri ile hanımlar hukuku tesis edildi. Kadın, toplumda iffet ve fazıletin bir örneği oldu. Annelik müessesesi, şeref buldu.
“Cennet annelerin ayakları altındadır!”[26] hadıs-i şerıfindeki iltifat-ı Muhammediyye ile de kadın, layık olduğu değere kavuştu. Hazret-i Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in kadınlara olan nezaketine ait şu misal ne güzeldir:
Bir seyahatte Enceşe adlı bir hizmetçi şarkı söyleyerek develeri hızlandırdı.[27] Hazret-i Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- de, hızlanan develer üstündeki hanımların zayıf vücutları incinebilir düşüncesiyle, zarıf bir teşbihte bulunarak:
“Ya Enceşe! Dikkat et, camlar kırılmasın!” buyurdular. (Buharı, Edeb, 95; Ahmed, III, 117)
Hazret-i Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- diğer hadıs-i şerıflerinde şöyle buyurmuşlardır:
“İki zayıf kimsenin, yani yetimle kadının hakkını zayı etmekten herkesi şiddetle sakındırıyorum.” (İbn-i Mace, Edeb, 6)
“Bir mü’min, hanımına buğzetmesin. Onun bir huyunu beğenmezse, bir başka huyunu beğenir.” (Müslim, Rada, 61)
Çünkü hakıkatte kadın, buğza müstehak bir dikenlik değil, aşk ve muhabbete layık bir gülistandır. Ona dair sevgi de bizzat Allah tarafından bahşedilmiştir. Nitekim Hazret-i Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- bu hususta da şöyle buyururlar:
“Bana dünyanızdan, kadın ve güzel koku sevdirildi; namaz da gözümün nuru kılındı.” (Nesaı, Işretü’n-Nisa, 10; Ahmed, III, 128, 199)
İnsanın yaratılış mahalli olan kadının Hazret-i Peygamber’e sevdirilmesi, gaflet gözüyle değerlendirilmemelidir.[28] Bilmeli ki bu sevgi, Cenab-ı Hakk’ın fıtrata koyduğu ve ancak ilahı sevgiye amade bir muhabbet basamağıdır. Dolayısıyla asla kadına karşı süflı bir düşkünlük değil, aksine onlara hak ettikleri ulvı değeri vermektir. İnsanlık tarihinde kadın, böyle yüksek bir kıymete ancak İslam’ın yüce iklıminde nail olmuştur. İslam’ın dışında kadına değer verdiklerini iddia eden bütün sistemler, ona sadece vitrin malzemesi olarak kıymet vermekte, arka planda ise kadını ancak ekonomik ve nefsanı bir meta olarak kullanıp ezmekte ve tüketmektedir.
Bu itibarla kadına bakış açısı, bugün insanlığın yeniden İslam’ın bereketli ve ulvı zemininde ele alınmalı ve gerçek mecrasına oturtulmalıdır. Kadın ve erkek, ilk yaratıldığı andan itibaren birbirini tamamlayan iki engin alemdir. Ancak bu tamamlamada kadına Hak tarafından daha tesirli bir rol verilmiştir. Öyle ki, toplumları berbat eden de, abad eden de kadındır. Bu itibarla İslam nazarında abad eden kadını yetiştirmek en büyük ideal olmuş ve hadıs-i şerifte şöyle buyrulmuştur:
“Her kim üç kız çocuğunu veya kız kardeşlerini himaye edip büyütür, güzelce terbiye eder, evlendirir ve onlara lutuf ve iyiliklerini devam ettirirse, o kimse Cennetliktir.” (Ebu Davud, Edeb, 120-121/5147; Tirmizı, Birr, 13/1912; Ahmed, III, 97)
Bir başka hadıs-i şerıfte de Hazret-i Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- :
“Her kim iki kız çocuğunu yetişkinlik çağına gelinceye kadar büyütüp terbiye ederse, kıyamet günü o kimseyle ben, şöyle yan yana bulunacağız.” buyurmuş ve şehadet parmağı ile orta parmağını bitiştirmiştir. (Müslim, Birr, 149; Tirmizı, Birr, 13/1914)
Sonra da saliha olarak yetişen bir kadının değerini şöyle vurgulamıştır:
“Dünya, geçici bir faydadan ibarettir. Onun fayda sağlayan en hayırlı varlığı; dindar, saliha bir kadındır.” (Müslim, Rada, 64; Nesaı, Nikah, 15; İbn-i Mace, Nikah, 5)
Umumiyetle büyük insanların arkasında daima saliha bir kadın vardır. Mesela Hazret-i Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in ilk tebliğinde kendisine ilk ve en büyük destek, Hazret-i Hatice validemiz olmuş ve Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- onu ömür boyu unutamamıştır. Keza Hazret-i Ali’nin muvaffakıyetlerinde Hazret-i Fatıma annemizin rolü aşikardır.
Yani saliha bir kadın, dünyanın en büyük ve hayırlı nımetidir. Bu itibarla Peygamber Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- hayırlı bir kimse olmanın şartının, kadınlara karşı hayırlı davranmak olduğunu şöyle ifade buyurmuşlardır:
“Mü’minlerin ıman bakımından en mükemmeli, ahlakı en iyi olanıdır. Sizin en hayırlılarınız da, kadınlarına karşı ahlaken en hayırlı olanlarınızdır.” (Tirmizı, Rada, 11/1162)
Hal böyleyken kadını sadece bir zevk vasıtası görmek, onu nefsanı arzu ve heveslerin metaı olarak telakkı etmek ve onun sadece cismanı özelliğiyle alakadar olmak, büyük bir sefalettir. Kadını tanımamaktır. Allah’ın kadına verdiği yüksek hususiyetlere karşı körlüktür. Bugün kadının, tüketim dünyasında deşifre edilerek bir reklam aracı olarak istismar edilmesi, onun haysiyeti itibarıyla ne kadar acı ve onur kırıcı bir durumdur.
Oysa kadın, toplumun gerçek mımarı olarak yetiştirilmelidir. O, fatihler büyüten bir semavı kucak olmalıdır. Bizleri bir müddet karnında, sonra kollarında, ölünceye kadar da kalplerinde taşıyan böyle gerçek annelere sevgi ve saygı hususunda onlara denk olacak başka bir varlık yaratılmamıştır. Kendisini ailesine hasr ve hibe eden vefakar anne; engin bir sevgiye, derin bir saygıya, ömürlük bir teşekküre layıktır.
Güzel kokuya gelince, onun Hazret-i Peygamber’e sevdirilmesinin hikmeti, ruha verdiği incelik ve derinliktir. Güzel koku, meleklerin de hoşlandığı tatlı bir huzur meltemidir. Ayrıca temizlik nişanesidir. Çünkü temiz olan güzel kokar. Nitekim Hazret-i Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in mübarek tenleri de her zaman gül kokusuyla ıtırlanmış haldeydi. adeta gül, O’ndan damlayan mübarek terlerden meydana gelmişti. O güller şahı, bir çocuğun başını okşasa, uzun müddet o yavrucağın başı misk kokardı.
Namaz’a gelince, o da Hazret-i Peygamber’in gözünün nuru kılındı. Çünkü namaz, Allah ile mülakattır ve O’nu görürcesine yapılan bir ibadettir. Bu itibarla da göz nurudur.
Cahiliye devrinde kadınlar, hanımlık haysiyetini rencide edici bir muamele görüyorlardı. Fahişe olurlar endişesiyle kız çocukları, merhametsizce diri diri toprağa gömülüyordu. Taşlaşmış vicdanlarla, cehaletin sebep olduğu bir musıbetten korunmak için daha kötü bir cinayet irtikab ediliyordu. Nitekim Cenab-ı Hak, Kur’an-ı Kerım’de Nahl Suresi’nin 58. ayet-i kerımesinde onların hallerini şu şekilde tasvır eder:
“Onların birine kız (çocuğu) müjdelendiği zaman öfkesinden yüzü simsiyah kesilir!”
Kadın ve kızlar, onur kırıcı biçimde bir eğlence aleti gibi görülerek aşağılanıyordu.
Rasulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in emri ile hanımlar hukuku tesis edildi. Kadın, toplumda iffet ve fazıletin bir örneği oldu. Annelik müessesesi, şeref buldu.
“Cennet annelerin ayakları altındadır!”[26] hadıs-i şerıfindeki iltifat-ı Muhammediyye ile de kadın, layık olduğu değere kavuştu. Hazret-i Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in kadınlara olan nezaketine ait şu misal ne güzeldir:
Bir seyahatte Enceşe adlı bir hizmetçi şarkı söyleyerek develeri hızlandırdı.[27] Hazret-i Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- de, hızlanan develer üstündeki hanımların zayıf vücutları incinebilir düşüncesiyle, zarıf bir teşbihte bulunarak:
“Ya Enceşe! Dikkat et, camlar kırılmasın!” buyurdular. (Buharı, Edeb, 95; Ahmed, III, 117)
Hazret-i Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- diğer hadıs-i şerıflerinde şöyle buyurmuşlardır:
“İki zayıf kimsenin, yani yetimle kadının hakkını zayı etmekten herkesi şiddetle sakındırıyorum.” (İbn-i Mace, Edeb, 6)
“Bir mü’min, hanımına buğzetmesin. Onun bir huyunu beğenmezse, bir başka huyunu beğenir.” (Müslim, Rada, 61)
Çünkü hakıkatte kadın, buğza müstehak bir dikenlik değil, aşk ve muhabbete layık bir gülistandır. Ona dair sevgi de bizzat Allah tarafından bahşedilmiştir. Nitekim Hazret-i Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- bu hususta da şöyle buyururlar:
“Bana dünyanızdan, kadın ve güzel koku sevdirildi; namaz da gözümün nuru kılındı.” (Nesaı, Işretü’n-Nisa, 10; Ahmed, III, 128, 199)
İnsanın yaratılış mahalli olan kadının Hazret-i Peygamber’e sevdirilmesi, gaflet gözüyle değerlendirilmemelidir.[28] Bilmeli ki bu sevgi, Cenab-ı Hakk’ın fıtrata koyduğu ve ancak ilahı sevgiye amade bir muhabbet basamağıdır. Dolayısıyla asla kadına karşı süflı bir düşkünlük değil, aksine onlara hak ettikleri ulvı değeri vermektir. İnsanlık tarihinde kadın, böyle yüksek bir kıymete ancak İslam’ın yüce iklıminde nail olmuştur. İslam’ın dışında kadına değer verdiklerini iddia eden bütün sistemler, ona sadece vitrin malzemesi olarak kıymet vermekte, arka planda ise kadını ancak ekonomik ve nefsanı bir meta olarak kullanıp ezmekte ve tüketmektedir.
Bu itibarla kadına bakış açısı, bugün insanlığın yeniden İslam’ın bereketli ve ulvı zemininde ele alınmalı ve gerçek mecrasına oturtulmalıdır. Kadın ve erkek, ilk yaratıldığı andan itibaren birbirini tamamlayan iki engin alemdir. Ancak bu tamamlamada kadına Hak tarafından daha tesirli bir rol verilmiştir. Öyle ki, toplumları berbat eden de, abad eden de kadındır. Bu itibarla İslam nazarında abad eden kadını yetiştirmek en büyük ideal olmuş ve hadıs-i şerifte şöyle buyrulmuştur:
“Her kim üç kız çocuğunu veya kız kardeşlerini himaye edip büyütür, güzelce terbiye eder, evlendirir ve onlara lutuf ve iyiliklerini devam ettirirse, o kimse Cennetliktir.” (Ebu Davud, Edeb, 120-121/5147; Tirmizı, Birr, 13/1912; Ahmed, III, 97)
Bir başka hadıs-i şerıfte de Hazret-i Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- :
“Her kim iki kız çocuğunu yetişkinlik çağına gelinceye kadar büyütüp terbiye ederse, kıyamet günü o kimseyle ben, şöyle yan yana bulunacağız.” buyurmuş ve şehadet parmağı ile orta parmağını bitiştirmiştir. (Müslim, Birr, 149; Tirmizı, Birr, 13/1914)
Sonra da saliha olarak yetişen bir kadının değerini şöyle vurgulamıştır:
“Dünya, geçici bir faydadan ibarettir. Onun fayda sağlayan en hayırlı varlığı; dindar, saliha bir kadındır.” (Müslim, Rada, 64; Nesaı, Nikah, 15; İbn-i Mace, Nikah, 5)
Umumiyetle büyük insanların arkasında daima saliha bir kadın vardır. Mesela Hazret-i Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in ilk tebliğinde kendisine ilk ve en büyük destek, Hazret-i Hatice validemiz olmuş ve Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- onu ömür boyu unutamamıştır. Keza Hazret-i Ali’nin muvaffakıyetlerinde Hazret-i Fatıma annemizin rolü aşikardır.
Yani saliha bir kadın, dünyanın en büyük ve hayırlı nımetidir. Bu itibarla Peygamber Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- hayırlı bir kimse olmanın şartının, kadınlara karşı hayırlı davranmak olduğunu şöyle ifade buyurmuşlardır:
“Mü’minlerin ıman bakımından en mükemmeli, ahlakı en iyi olanıdır. Sizin en hayırlılarınız da, kadınlarına karşı ahlaken en hayırlı olanlarınızdır.” (Tirmizı, Rada, 11/1162)
Hal böyleyken kadını sadece bir zevk vasıtası görmek, onu nefsanı arzu ve heveslerin metaı olarak telakkı etmek ve onun sadece cismanı özelliğiyle alakadar olmak, büyük bir sefalettir. Kadını tanımamaktır. Allah’ın kadına verdiği yüksek hususiyetlere karşı körlüktür. Bugün kadının, tüketim dünyasında deşifre edilerek bir reklam aracı olarak istismar edilmesi, onun haysiyeti itibarıyla ne kadar acı ve onur kırıcı bir durumdur.
Oysa kadın, toplumun gerçek mımarı olarak yetiştirilmelidir. O, fatihler büyüten bir semavı kucak olmalıdır. Bizleri bir müddet karnında, sonra kollarında, ölünceye kadar da kalplerinde taşıyan böyle gerçek annelere sevgi ve saygı hususunda onlara denk olacak başka bir varlık yaratılmamıştır. Kendisini ailesine hasr ve hibe eden vefakar anne; engin bir sevgiye, derin bir saygıya, ömürlük bir teşekküre layıktır.
Güzel kokuya gelince, onun Hazret-i Peygamber’e sevdirilmesinin hikmeti, ruha verdiği incelik ve derinliktir. Güzel koku, meleklerin de hoşlandığı tatlı bir huzur meltemidir. Ayrıca temizlik nişanesidir. Çünkü temiz olan güzel kokar. Nitekim Hazret-i Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in mübarek tenleri de her zaman gül kokusuyla ıtırlanmış haldeydi. adeta gül, O’ndan damlayan mübarek terlerden meydana gelmişti. O güller şahı, bir çocuğun başını okşasa, uzun müddet o yavrucağın başı misk kokardı.
Namaz’a gelince, o da Hazret-i Peygamber’in gözünün nuru kılındı. Çünkü namaz, Allah ile mülakattır ve O’nu görürcesine yapılan bir ibadettir. Bu itibarla da göz nurudur.